SARAY
  Trakya
 



Traklar


Trakya'nın antik çağlardaki halkı olan Traklar, Hind-Avrupa kökenli bir halktı. Yazılı dil verilerinin çok az olması nedeniyle dilleri hakkında çok fazla bilgi edinmenin mümkün olmadığı Traklar'dan kalan özel isimler, yer adları, tanrı adları ve çok kısa bir metin onların dillerinin Satem gurubuna girdiğini ve İllirce ile birlikte, Slave ve Balto-Slav dilleriyle ilişkili olduğunu göstermektedir. Ölülerini yakmaları sebebiyle fazla bir biyolojik malzeme bulunmamasına rağmen eldeki çok az iskelet örneğiyle birlikte, eski Yunanlılar'ın kayıtları ve sanat eserleri üzerindeki tasvirler bize renkli gözlü ve beyaz tenli Avrupalıları göstermektedir. Genel olarak Dinarik ve Dinaro-Nordik bir ırkın varlığı sözkonusudur.

Trakların Genel Tarihi

Maden kaynakları açısından olduğu kadar, zengin orman potansiyeli açısından da önem taşıyan Trakya toprakları burada yerleşik kabileler kadar Doğuda ve Batıda bulunan yabancı kabileler, uluslar ve Antik çağın en önemli güçlerinin ilgi ve hareket alanı olmuştur. Batıdan Yunan şehir devletleri, doğudan Persler tarafından ilgi alanı olan Trak toprakları Makedonyalılar ve Romalılar tarafından da önemsenmiştir. Ayrıca, Kuzeyden gelen İskit'lerin ve Orta Avrupa'dan gelen Kelt'lerin de Trakya üzerinde önemli bir etkinlikleri olmuştur. Istranca dağları eteklerinde kurulmuş olan Vize ve Demirköy genel olarak günümüz Doğu Trakya topraklarının Güneyi ve Meriç üzerinde görülen Yunan ve diğer yabancı hakimiyetleri ve etki sahaları dışında, Traklara terk edilmiş bulunan iç bölgelerin kalbinde bulunmaktadır. Bu sebeple de Roma öncesi süreçte önemli bir Trak merkezi olarak iskan edildiği kesindir. Istranca Dağları çevresinde dağılmış bulunan çok sayıdaki tümülüs ve diğer arkeolojik veriler de bunu göstermektedir. Fakat, Trakların yazılı bir tarihi olmaması sebebiyle bu devirler hakkında fazla bir tarihi veri bulmak neredeyse imkansızdır.

Trakya tarihine genel bir bakış yapmak ve eldeki bilgilerle Astailer, (Ast) bu süreçteki rolünü belirlemek için, Trakların genel tarihine bakmak gereklidir. Trakların eski Neolitik Kültürlerden gelen ve onların gelişmesiyle oluşan yerli bir kültür mü, yoksa kökeni Dinyeper ve Diniester ırmakları veya Karpatlar bölgesine giden ve oradan göç ederek güneye inen kavimlerin hareketiyle mi oluştuğu konusu önemle üzerinde durulan bir konudur. Fakat kesin olan bir gerçek varsa, o da Trakları belirleyen kültürel özelliklerin başında gelen bronz ve daha sonra, demir aletleri kullanımı ve Trak kültürü içinde madenciliğin. önem taşıması ve ateşin kutsanması onların nüvesinin Geç Bronz Çağı ve Avrupa Demir Çağı ile ilgili olduğunu ve Demir Çağı içinde Trak kültürü ve yaşam biçiminin şekillendiğini göstermektedir. Traklar muhtemelen Bronz Çağı sonlarını teşkil eden süreçten sonra M.Ö. 1000 civarında bölgenin madenlerce zenginliği ile bağlantılı olarak şekillenmiş ve Kuzeyden gelen yeni göç dalgaları ile mahalli anlayışlara dayalı hayatın bir karışımı olarak bilinen hayat ve kültürel özelliklerini kazanmışlardır. Gerçi Traklarla ilgili ilk veriler M.Ö. 2. binin ikinci yarısına çıkmaktadır. Homeros'un İlyada'sında Troya'nın müttefiği olarak - Kuzeybatı Anadolu ve muhtemelen Trakya'nın Marmara kıyıları ve Gelibolu Yarımadasına yerleşmiş- Trakların bahsi geçmektedir.

M.Ö. 1000-800 arasında Trakların aynı zamanda baş rahip de olan şeflerin yönetiminde kabileler oluşturduğu anlaşılmaktadır. Antik mitoloji'de önemli bir yer alan Orfeus'un bu süreçte yaşamış bir rahip ve kabile şefi olduğu söylentisi yaygındır. Özellikle Dolmen tipi anıtlarla bütünleşen mezarlar ve açıkhava tapınaklarıyla bu süreçte yaşayan kabileler, Trakya'nın dağlık bölgelerine dağılmıştır.

M.Ö. 8. ve 7. yüzyıllarda Yunan Kolonilerinin Ege kıyılarına yerleşmeye başlaması ile birlikte, Trakya üzerinde kabile konfederasyonlarıyla birlikte, büyük arazi sahipleri ve onlara bağlı toprağa bağlı köylülerden oluşan bir sosyal sistem oluştu. Yunan kaynaklarından isimleri hakkında bilgi sahibi olunan çok sayıdaki kabile ile temsil edilen Traklar ve kııyda yer alan Yunan kolonileri arasında canlı bir ticaret ağı oluştu. Traklar odun, kömür, maden tuz, balık gibi ürünler ihrac ederken, Yunanlılardan seramik, metal eşya, lüks eşya, zeytin yağı ve şarap ithal ediyorlardı. Trak kabilelerinin tamamen bir yere bağlı olmadığı, zaman zaman yer değiştirdikleri de görülmekteydi. Bu süreçte, Istranca Dağları'nın eteklerinde ve kuzeyinde Astai (Ast) kabilesi ile birlikte İğneada ve Midye (Kıyıköy çevresinde Tynler) ve onlara bağlı bir kabile olan Tranipsalar'ın varlığı teşhis edilmektedir. Tynlerin yukarısında Melanditler vardı. M.Ö. 8.-7. yüzyılda Anadolu'ya göç eden ve burada bir devlet oluşturan Bithynler'in du Tynlerle ilişkisi vardı.

M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda Persler'in İskitlerle ve daha sonra Yunan şehirlerine karşı düzenledikleri seferler arasında, Persler Trakya üzerinde hakimiyetlerini tesis ettiler. Genellikle, Trak kabileleri ile iyi ilişkiler kuran Persler'in hakimiyetini kabul eden kabileler arasında Skyrmialar ve Nipsalar'ın adı geçmektedir. Bu kabilelerden Nipsalar Istranca Dağların'ın en kuzeyinde yerleşmişti. Bu kabileler arasında Astlar'ın ismi Heredot tarafından belirtilmemektedir. Bu süreçte bölgede etkin olarak Nipsalar'ın etkin rol oynadığı muhtemeldir.

M.Ö. 5. yüzyılda maden yatakları sebebiyle Atina ve Trak kabileleri arasında çekişmeler ve savaşlar oldu. M.Ö. 5. yüzyıl Meriç havzasında yerleşmiş bulunan Odrisler'in yönetimi altında bir Trak Krallığının kuruluşuna sahne olmuştur. Odris şeflerinden Teres (M.Ö. 460-440) başkanlığında teşekkül eden devlet, Pers yönetim sistemini esas olarak kabul etmişti. Merkeze bağlılığını bildiren yöneticiler etrafında şekillenen bu sistem içinde küçük çiftçilik yapan halk yöneticilerin malikaneleri etrafında yaşıyordu. Orduya ise Trak halkı piyade, yöneticiler ve seçkin asiller ise süvari olarak katılıyordu. Meriç ve Ergene ovalarında oturan kabileler bu orduya asker vermekle yükümlüydü. Daha batıda olan kabileler bağımsızdı.

M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllar arasında yaşanan olaylar arasında Atinadan Odris Kralı Stalkes ile birlikte Vize (Bizye) deki Ast Kralı Tereus'a bir heyetin gönderildiğini öğreniyoruz. Bu da bize bu esnada Doğu Trakya'da güçlü bir Ast Devleti'nin mevcudiyetini göstermektedir.

4. yüzyılda Makedonyalılar Trak topraklarında ilerlemeye başladı. Önce kral II. Filip (M.Ö. 359-336) ve oğlu Büyük İskender (386-323) Traklarla önemli savaşlar yaparak bölgeye hakim oldu. İskender'in ölümünden sonra Generallerinden Lysimachus (323-281) Trakya yöneticisi oldu. Seuthes III'ün kısmi başarılarına rağmen Lysimachus M.Ö.305'te hakimiyetini kurmuştu. Ama ölümüyle, 281'de Trak kabileleri tamamen bağımsız kaldı.

M.Ö. 3. yüzyılda Keltler batıdan Trak topraklarını işgale başladılar ve Trakya'yı baştan başa geçerek, Bizans'a kadar ilerlediler.(M.Ö. 279) Keltler, Odris toprakları civarında Doğu Trakya'nın Batı kesiminde odaklanan bir devlet kurdular. 60 yıl kadar yaşayan bu kent devleti Traklar tarafından ortadan kaldırıldı. Yerine yerel Trak devletçikleri kuruldu. Bütün yabancı işgal ve akınlar Trak bağımsızlığını ve kültürel kimliğini yok edememişti.

M.Ö. 2. yüzyılda İskender'in halefi olan devletlerden Selevkoslar arasındaki Trakya hakimiyeti çekişmesinde, Makedonyalılar Romalılarıda bu çekişmeye dahil ettiler. Bu esnada, M.Ö. 188 tarihinde Meriç'in denize döküldüğü bölgede Roma ordusuna baskın yapan 4 Trak kabilesi arasında Bizye (Vize) ve Demirköy bölgesinden gelen Astlar'ında adı geçmektedir. Makedonyalılar iç Trakya'yı ele geçirmeyen çaba sarfederken, Odrisler tekrar idareci bir kabile olarak ortaya çıktılar. 2.yüzyıl içinde Makedonya ve Roma arasındaki savaşlarda Trak kabilelerinin bir kısmı Makedonyalıların safhında yer aldı. İç karışıklıkların yoğunlaştığı Trakya üzerinde değişik kabileler etkin olurken, 2. yüzyıl sonunda Roma'nın Makedonyalılara üstünlük kurması Trakları Anadolu'nun kuzeybatısındaki Bithinyalılara yakınlaştırdı. M.Ö. 1.yüzyılda Roma ve Traklar arasındaki ilişkiler büyük bir mücadele halinde geçti. Değişik kabilelerden oluşan Trak kabileleri içinde Romalılarla dost olanlar da vardı. Fakat bu yüzyıl içinde Romalıların kesin bir başarı elde etmesi mümkün olmadı. Trakya toprakları kuşatılmış olarak otonom bırakıldı.

M.Ö. 1. yüzyılın sonunda Odrisler Romalıların dostu olarak görünürken, Khaimetalkes ve kardeşi Rhaskuporis, Roma'nın vasalları olarak MS. 7 yılında ön plana çıktılar. İsyanların yoğun olduğu bu dönemde Roma adına bu isyanları bastırmakla görevliydiler. Odris ve Ast krallarının mirasına sahip olan bu Sepeian kralları kendi aralarında da anlaşamıyordu. Rhaimetalkes'in ölümü üzerine oğlu Kotys'e Trakya'nın Güney kısmının verilmesi Rhaskuporis'i rahatsız etti. Kendisine kalan Kuzey Trakya ile yetinmeyen Rhaskuporis yeğinini ortadan kaldırttı. O da Romalılar tarafından MS. 192 de İskenderiye'de öldürtüldü. MS. 11'deki Bessi isyanıya sarsılan bölge, özgürlüğüne düşkün Traklar'ın özgürlük ateşiyle, MS. 21'de tekrar tutuştu. Romalılara ve onlara bağımlı Trak yöneticilerine duyulan öfke büyüktü. Romalılar direkt olarak yönetime el koymak isteğiyle defazla birşey yapamıyordu. MS. 26'da yayılan isyan dalgaları bastırıldı. Büyük bir yayılım alanı bulunan isyan sırasında yüksek dağlık bölgeler üzerinde kurulmuş doğal tahkimata sahip -muhtemelen Avrupa Demir Çağı kalelerinin uzantısı olan- Trak kalelerinin isyancılar için avantaj sağlamış olması muhtemeldir. Belki de bu mahal, büyük Trak isyanının bastırılmasında önemli bir etki yapan, içine sığınmış olan Traklar'ın açlık ve susuzluk nedeniyle teslim olduğu önemli bir kaledir. Traklar'ın bir kısmı teslim olurken, diğer bir kısmı da, intihar etmeyi yeğlemişti. Tarif edilen kaleler konumları ve yapıları nedeniyle Demirköy çevresindeki bazı kalelere uymaktadır. Bu kaleler İkiz Tepeler, Sislioba ve Sivriler bölgelerinde bulunmaktadır. Aynı kalelerin Cenevizliler döneminde de onarılarak kullanıldığı düşünülmektedir.

İsyanların bastırılmasından sonra Sapeianlardan Kotys'in büyük oğlu Rhaimetalkes MS. 38'de Roma tarafından desteklenen bir Kral olarak seçildi. Dacia haricinde ayakta kalan son Trak kralı olan Rhaimetalkes'in ve dolayısıyla Traklar'ın son başşehri, bu krala ait olduğu anlaşılan Vize A Tümülüsü'nün de gösterdiği gibi Vize'dir Rhaimetalkes MS.45'te öldürülünce, Trakya'nın son kalan kısmı'da Claudius (MS.41-45) devrinde MS.46 tarihinde tamamen Roma'ya bağlanarak bir eyalet oldu. Son Trak izleri Orta Çağ içlerine kadar uzak dağlık bölgelerde Isranca Dağları;nın kuzey bölgesinde yaşadıktan sonra, Hıristiyanlığın da etkisiyle ortadan kalktı.

Traklarda Sanat

İlk insandan günümüze kadar geçen zaman içinde insanoğlu, çeşitli amaçlarla maddeye biçim vermiş, maddeye hükmetmeye çalışmıştır. Bütün bu faaliyetler içerisinde, sanatın başlangıç noktasını kestirmek oldukça zordur. Sanatın başlangıcı sorununu aydınlatmak üzere, pek çok yazar, kitaplarının giriş bölümlerinde uzun sayfalar ayırmaktadır. Bütün bu çabalara rağmen, bu konunun pek az aydınlatılabildiğini söyleyebiliriz.

Sanatın başlangıcı olarak kabul edilen örnekleri "ilkel sanat" başlığı altında toplamak, alışkanlık halini almıştır. "İlkel sanat" terimi, ilk bakışta ve çabucak bazı şeyleri çağrıştırmakla birlikte; geniş anlamda kullanılan " ilkel" kelimesinin kapsamından dolayı, bazı anlam kaymalarına da yol açmaktadır. Bu yanlış anlamalara fırsat vermemek için, bizi ilgilendiren " ilkel sanat ", tarihi kronolojinin başlangıcında yer alan ilkel sanattır.

1. Paleolitik Çağ

Alet yapabilen insanlar ile ilgili rastlanabilen en eski izler, aşağı yukarı 40 bin yıl önceye aittir. İzlerini, örneklerini bulabildiğimiz bu ilkel el hüneri işlerin bulunduğu çağa Paleolitik çağ ya da Eski Taş veya Yontma Taş Çağı adı verilir. Paleolitik çağın insanı madeni tanımamış, bütün aletlerini taştan, ağaçtan ve kemikten yapmıştır. İnsan elinin, ilk defa çakmaktaşını işleyip bir bıçak yapıncaya kadar geçen zamanla, bizim bildiğimiz tarihi dönemler arasında, pek büyük bir zaman mesafesinin olduğu açıktır. Taşı eline alan ilk insandan piramitleri yapanlara kadar geçen sürecin uzunluğu, zaman katmanlarının korkutucu derinliği, bir dizi karanlık çağları da içine almaktadır. Fakat, sanat için, ilk aletin yapılmasıyla ilk adım atılmıştır. Paleolitik çağ insanı ilk buzul çağında yaşamış, taştan yontarak yaptığı baltaları, mızrak uçları, kesiciler, kazıyıcılar gibi çeşitli araçları kullanmışlardır. Bu insanların alet ve araç yapımında kemikten de çok yararlandıkları görülmektedir. Bu çağdan kalan ilk eserler, bazı küçük heykellerdir. Bunların en eskisi Garonne (Garon) ırmağı vadisinde bulunan fildişi kadın başıdır. Mamut dişinden oyularak yapılmış bu baş, dört santimetre kadardır ve 40 bin yıl öncesine ait olduğu sanılmaktadır. Bu heykelin dışında, 1922 yılında Yukarı Garonne'da bir mağarada bulunan bir kadın heykeline rastlanmıştır. Lespugue (Lespüg) Venüsü denilen bu heykel de mamut dişinden yapılmış olup, 15 cm. boyundadır. Kadın vücudu bu heykelde, bir takım yuvarlakların, küreciklerin üstüste yığılması şeklinde tasvir edilmiştir ve 30 bin yıl öncesine aittir (Halen Paris'de "İnsan Müzesi"nde bulunmaktadır). Viyana Doğa Tarihi Müzesi'ndeki Willendorf (Vilandorf) Venüsü ise 11 cm. yüksekliğinde olup, kireç taşından yontulmuştur. Bu kadın heykelinde baş, tıpkı bir dut ya da böğürtlene benzer şekilde işlenmiştir.

Mağaralardaki kadın resimleri ile göğüs, kalça ve karın kısımları şişirilmiş olarak gösterilen kadın heykelciklerinin, soyun devam ettirilmesinde , üremede en büyük rolü oynayan, bereketin sembolü olarak kadını kutsallaştırmak veya doğumun artmasını sağlamak için yapılmış oldukları düşünülmektedir. Bunlar, sihir veya büyü ile de ilgili olabilirler. Bu seriden sonra, yalnız yontulmuş değil; geyik kemiklerine, taşlara ve mağara duvarlarına kazılmış hayvan figürcükleri gelir. Bunlar, başarı ile ifade edilmiş çok sayıda geyik, yaban öküzü, at, mamut, yaban domuzu gibi hayvanlardır. Mağaralarda bulunan resim kalıntıları, eskilik bakımından ancak yirmi, otuz bin yıl öncesine kadar gidebiliyor. Bu mağaralardan ilk önce keşfedileni, İspanya'daki Altamira Mağarası'dır. Buradaki resimler, kalem biçimine yakın şekillere getirilmiş toprak veya taş çubuklarla yapılmış oldukları anlaşılmıştır. Çünkü, bu çubukların kalıntıları bulunmuştur. Renk olarak yalnız kırmızı, sarı, siyah ve kahverengi kullanılmıştır. Bu resimler, önce kenar çizgileri taşa oyularak, sonra da araları renklendirilerek yapılmıştır. Renklendirme; odun kömürü, manganez toprağı ve kırmızı tebeşir gibi maddelerin ezilmesi ve su ile karıştırılması ile elde edilen bir boya ile yapılıyordu. Boyalar ise ya parmakla, ya kıldan veya tüyden fırça ile, ya da çomaklarla sürülüyordu.

İnsanlığın bu en eski sanat eserlerini anlamak ve değerlendirmek için, bugünkü estetik değerlerimizi bir tarafa bırakmamız gerekmektedir. Bütün bu eserler, ne belirli bir güzellik duygusunun ifadesi, ne de sanat için yapılmış eserlerdir. Bunların, bir amaç için ortaya konduğu anlaşılıyor. Yaygın kanaate göre bu resimler, ilkel insanların avcılıktaki başarılarını artırmak için başvurduğu büyüye yardım etmek için yapıldıkları sanılmaktadır. İlkel insanlara göre, bir varlığın hayaline sahip olmak, onu elde etmek demektir. Yani resimdeki hayvanı yaralamak veya öldürmek, gerçek hayattaki av hayvanının da ölmesine veya gücünden kaybetmesine yol aşacağına inanılıyordu. Bu inanış, halen yaşayan bazı ilkel kavimlerde de benzer şekillerde devam etmektedir.

Mağaraların duvarlarında resmedilmiş hayvanların üzerinde, parmakları açık eller görülür. Ya da çoğunlukla, hayvan bir okla yaralı gösterilir. Bunlar; ele geçirme işaretleri midir? Şu halde, doğarken; sanatın sihir ve büyü karakteri olması gerekir. Sonuç olarak paleolitik çağ (Eski taş) mağaralarında özellikle dikkati çeken durum, gün ışığı ile aydınlanan bölümlerde hiç bir tasvirin yapılmamış olmasıdır. Resimli kısımlar, genel olarak mağaraların girişlerinden 90 metre kadar içeride bulunmakta, bazı hallerde de, bu zeminlere ulaşmak için, dehlizlerden sürünerek ilerlemek gerekmektedir. Bütün bunlardan anlaşılan şudur ki; bu resimler, mağara duvarlarını süslesin diye yapılmış olamaz. Birçok durumlarda mağara resimleri üst üste yapılmışlardır. Yani çizilip boyanmış bir hayvan resminin üzerine bir başkası, sonra onun da üzerine bir başkası yapılmıştı. İlkel insan bu resimlerin güzel olup olmadığına, saklanmaya değip değmediğine bakmıyordu. Eğer resmin büyüsel etkisi kalmamışsa, üstüne bir yenisi yapılabiliyordu.

2. Neolitik Çağ

Bu çağın, M.Ö. 7. bine kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Bu çağın insanları ovalarda, su kenarlarında, verimli ve savunması kolay yerlerde yaşamaya başlamışlardır. Paleolitik çağda olduğu gibi, karada ve suda avcılık hala önemli bir yer tutmakla beraber, bu çağın insanı hayvanı evcilleştirmiş, üretici olarak tarım yapmış, köyler kurmuşlardır. Kullandıkları taş aletler önceki çağdakilerden çok daha gelişmiştir. Mağaralarda yapılan resimlerin yerini, kerpiç evlerin duvarlarını süsleyen ve bugüne kadar canlı renklerini koruyabilen duvar resimleri almıştır. Neolitik çağ insanları, mağaraları bırakarak kendilerine kerpiç, saz ve kamıştan kulübeler yapmışlar ve köyler meydana getirmişlerdir. Bu köyler bazen açıktı; bazılarının etrafı ise hendek ve çitlerle çevriliydi; bazen de göllerin ortasında kazıklar üzerinde yapılan kulübelerden meydana geliyordu. Yapı sanatının Neolitik çağda başladığı söylenebilir. Meydana getirilen bu yapılara Megalitik yapılar, bu kültüre de Megalitik kültür adı verilir. (Megalit kelimesi, Yunanca mega = büyük, lithos= taş kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur, büyük taş anlamına gelmektedir.) Bu yapıların birer mezar yapıları veya yıldızlarla ilişkili yapılar olduğu sanılmaktadır.

Deniz Halkları Göç Nedenleri

MÖ 12. yüzyılın ilk on yıllarında Akdeniz bölgesi yaygın göç hareketlerine sahne olmuştur. Mısırlılar, "Deniz Halkları" (Sea People) adını verdikleri boylar koalisyonu tarafından önce Merneptah (MÖ 1236 - 1223), sonra da III. Ramses (MÖ 1197 - 1166) döneminde karada ve denizde tehdit edilmiştir. Mısır belgeleri, Deniz Halkları olarak nitelenen halkların sürüler halinde geldiğini, kağnı arabaları ile ülkenin içlerine doğru girdiğini, kentlerin ve ülkelerin hiç birisinin bu güç karşısında dayanamadığını anlatmaktadır. Mısır bunları zorlukla kendi topraklarından uzak tutmasını başarmış, ancak Anadolu'da Hitit ve Levant'taki Ugarit gibi birçok Yakındoğu yerleşmesi düşmüştür.

Bu halklar nereden ve neden gelmişlerdir? Yakıp yıkarak ilerlerken, geçtikleri yerlerdeki yerli halkları da beraberlerinde sürüklemiş olabilirler mi? Bununla birlikte, belki bir macera tutkusuyla yola çıkan yerleşik kavimler varsa bunlar hangileridir? Gittikleri yerlerdeki yerli hakla nasıl bir ilişki ve etkileşim içine girmişlerdir? Buralarda bir siyasi güç haline gelip bir devlet kurabilmişler midir? Tüm bu maceraların ardından geldikleri yerlere geri dönmüş ya da çok daha başka topraklara yerleşmiş olanlar var mıdır? Görünüşe göre tüm bu soru biçimindeki olasılıklara uyan en azından bir model, yani bir göç hareketi ve kavmi mevcut olmuş olmalıdır.

Yukarıdaki olguları tartışabilmek için öncelikle yine bu kavimlerin ve göç olayının anlatıldığı Mısır yazılı kaynaklarına ve özellikle de III. Ramses'in yukarıda aktarılan 8. saltanat yılındaki olaylara dönmeliyiz. Bu belgelerde adı geçen halkların geldikleri yerler en tartışmalı konulardan birisini oluşturmaktadır. Metne göre bu insanlar adalardan gelmiş ve hu yüzden "Deniz Kavimleri" olarak adlandırılmışlardır. Buna dayanarak bu adanın Girit olabileceği ve bu halkların bir kısmının buradan geldiği tahmin edilmektedir45. Ancak bir diğer ve çoğu bilim adamı tarafından kabul edilen görüşe göre ise, "Deniz Halkları"nm geldikleri yer olarak Batı Anadolu ve Ege Bölgesi düşünülmektedir. Bu boyların çoğu Batı Anadolu ve yakınındaki adalardan olmalıdır46. Daha önce de ifade edildiği gibi, isim benzerliğinden dolayı Lukka, Lykia ile birleştirilmekte, Akavvasha ise Hitit metinlerinde adı geçen Ahhiyawa ile eşleştirilmektedir. Deniz Halklan'mn Batı Anadolu'lu boylardan meydana gelmiş olabileceği görüşünü destekleyerek, çok daha çarpıcı ve iddialı bir fikri öne süren Zangger'e göre ise, "Deniz Halkları", Troia liderliğindeki Batı Anadolu'lu müttefikler olabilirler ve Troia Savaşı'nı konu edinen efsaneler ise bu saldırılan önlemek için Greklerin gösterdiği çabayı anlatabilirler. Zangger, başta Hitit kaynaklan olmak üzere Yunan efsaneleri ve kendi jeoarkeolojik çalışmalarından elde ettiği kuvvetli kanıtlara göre, Tunç Çağ'ın sonundaki bu kriz dönemini, Troia ve müttefiklerinin başlattığını iddia eder(47).

Mısır kaynaklannda deniz kavimleri arasında adı geçen Ekwesh (=Akawasha = Ahhiyavva), Lukka (=Lukku, =? Lykia), Sherden ve Danuna (= Denyen = Danaoi)'lar önceden beri Yakındoğu'daydılar. Peleset gibi diğerleri yeni gelmişlerdi. Bu kavimler arasında ise Ekwesh (=Akawasha = Ahhiyawa), Lukka (=Lukku =? Lykia), Tursha (=Tursa = Tunıski = Etrüsk), Zakarru (= Teukroi = Tekker) ve Denyen (=Danuna = Danaoi)'ların doğrudan ya da dolaylı şekilde Batı Anadolu ile yakın bağlan vardır. Çapar'a göre, bu hakların bazılarının adlarının göç olayından önceki Eski Doğu yazılı kaynaklarında karşımıza çıkması, göçün toplu bir kavimler hareketini içermediğini, geçtiği yerlerde eskiden oturan yerleşik kavim gruplarını da kendisine kattığını göstermiştir(47).

Batı Anadolu ile ilişkili görülen kavimlerden Lukka adı, bir önceki bölümde de de kısaca değinildiği gibi, adına MÖ 2. bin yılın başlanndan itibaren rastlanan ve Hitit kaynaklannda, Assuwa (= Asia) konfederasyonunun bir üyesi, başka bir deyişle Hitit'lere düşman bir taraf, Kadeş Savaşı'nda ise Hitit'in bir müttefıği olarak karşımıza çıkar. Kıbns Adası'na düzenledikleri seferler ve Hitit'in son imparatorluk kayıtlanndan anlaşıldığı kadarıyla, bu kavmin güneybatı Anadolu'ya lokalize edilmesi önerilir. Homeros destanlarındaki, tarihsel dönemin Lykia'lılan ile eşleştirilen Lukka'lar, Lykia'lılann konumlandırma tartışmalanna bağlı olarak farklı bölgelere yerleştirilmiştir. Dillerinin benzerliği yüzünden de Luwiler, Lykaonia'hlar gibi kavimlerle de bağdaştırdıkları olmuştur. Hitit metinlerinde daha çok coğrafi anlamda kullanılmasından dolayı, Lykia'lılann gerçek adının Termil (Trmmlı) olarak kabul edilmesi de bir başka öneridir. Lykia halk: ister Lukka'lar ister Termil'ler olsun, temel sonuç Lukka (= Lykia'lılar)'lann MÖ XV - XIII. yy'larda, belki yarı gezgin pastoral bir topluluk olarak yaşamlarını sürdürmeleri ve Ege Göçleri hareketi içinde rol almış olmalarıdır(49).

ister Hitit belgelerinin "Ahhiyawa"sı olsunlar, isterse Hellen destan geleneğinin "Akhaioi"larını temsil etsinler, Mısır belgelerinde "Deniz Halkları"ndan biri olarak geçen Ekwesh (Akawasha)'ler gerçekte Myken Akha'lan idiyseler, bunların nereden geldikleri ve nerede yerleştikleri sorunu büyük önem taşır. Hitit metinlerinde Ahhiyavva (Akha)'lıların daha MÖ XV. yy'ın ortalarından başlayarak Batı Anadolu ile ilgilendikleri ve yaygın görüşe göre Rodos Adası merkez olmak üzere güney lonia ve Karia sahillerinde koloniler kurmaya çalıştıkları bilinir. Bunlardan hiç olmazsa bazı grupların büyük olasılıkla Batı Anadolu'dan hareketle Ege Göçleri'ne katılıp, Mısır kapılarına dayandıklarını düşünebiliriz. Ahhiyawa'lıların Mısır'da yurt edinme kaygısı taşıdıkları düşünülemez ve ücretli askerler ya da maceracılar olarak hareket etmiş olmalıdırlar(50). Bazı görüşlere göre ise Ahhiyav/a'nm lokalizasyonu, Hitit kaynaklarındaki "Millavvanda" ile eşleştirilen Miletos kenti merkez olmak üzere Anadolu'nun güneybatısı yani Karia Bölgesi ve karşısındaki adalara yapılır(51). Kimlikleri ve yerleri şimdilik tam olarak bilinemeyen Ahhiyawa'lıların, Hellas ile Hitit etki alanları arasında tampon devletler olarak karşımıza çıkan, sınırlan tam olarak saptanamayan ve XIII. yy'dan başlayarak Hitit'lerin siyasal etkisinden kurtulmaya çalışan çeşitli kavim gruplarıyla karşılıklı çıkar esaslarına dayalı ilişkiler kurdukları ve bu bağlamda Ege Göçleri olayına katıldıkları düşünülmektedir(52).

Tarihsel dönemlerin Etrüskleri ile bir tutulan Teresh (=Tursha = Tyrsenoi)'lerin MÖ X. yy ile birlikte İtalya'ya doğru hareketinden önce, yerleri Lydia'da gösterilir. Herodot'a göre Etrüskleri bu ülkeden göç etmeye zorlayan olay, bütün Akdeniz bölgesi'nde hissedilen ve on sekiz yıl boyunca Lydia'yı ıstırap içinde bırakan bir kıthk dönemiydi. Klasik Çağ'ın korsanları olarak tanınan bu kavim de, tıpkı Lukka'lar ya da Akavvasha'lar gibi Geç Tunç Çağ sonlarındaki huzursuzluğun dinmeyen bir uzantısı olabilirler(53).

Zakaru (Tekker)'lar, Hellen'lerin "Teokroi" olarak tanıdıkları kavmin bir bölüğü olarak karşımıza çıkar ve Hellen tarih geleneğinde Troad ve civarı ile birleştirilir. Atalan Teukros, Kibri s'da Salamis kentinin efsanevi kurucusu olan Troad kökenli bir Anadoluludur. Danuna (=Denyen = Danaoi)'lar gibi bunlar da daha sonraları taşlık Kilikia'da yerleşmişlerdir. Hitit'ler tarafından tanınmayan bu halk Troia'lılar ile ilişkilendirilir(54)

Mısır belgelerinde adı geçen Danuna (=Denyen = Danaoi)'lann Batı Anadolu ile ilgisi, MÖ IX yy Karatepe yakınlannda kurulmuş "Danuniyim" ülkesinin küçük krallıklarından birisi olan Asitavvanda'nın kendisini "Mopsos" ya da "Mukşuş" soyundan gelme biri olarak ilan edişiyle bağıntılıdır. Daha önceden de sözünü ettiğimiz Mukşuş ismi, Ege Göçleri öncesinde Batı Anadolu'da yaşayan Zippasla prensi Madduwattaş'ın, .Anadolu'nun bu bölümünde özellikle Hitit'lere karşı huzursuzluk çıkaran ayrılıkçı hareketlerinde onun yardımcısı ve dostu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca Ege Göçleri ve Troia Savaşı sonrasına ait Hellen efsanelerinde "Mopsos" adlı bir kahinin Batı Anadolu'da bir Myken yerleşiminin var olduğu bir kent olan Kolophon'un prensi olarak gösterilip, Klaros'da başka bir kahinle yanşmış olarak anılması önemlidir. Bir Myken kültür varlığının söz konusu olabileceği Kolophon kentinin Mopsos adlı prensinin, tarihsel bir kişi olarak, Geç Tunç Çağ'da aynı adlı temsilcisinin şahsında Batı Anadolu ile bağıntısını açıkça gösterir. Mopsos ve ona bağlı Danuna (=Denyen)'lann Ege Göçleri öncesi ve sırasında Batı Anadolu'da yerleşik bir kavim olmaktansa, gezgin bir halk grubu olarak hareket ettikleri düşünülebilir. Ayrıca Lydia geleneğinde Mopsos bir Lydia'lı olarak "Moxus" şeklinde geçmekte ve Linear B tabletlerinde Mo - qo - so biçiminde ilginç bir benzerlik karşımıza çıkmaktadır".

Barnett'in ortaya attığı gibi Deniz Halklan'nın çoğunun Batı Anadolu'lu Mopsos liderliğinde toplanan kavimler olduğu fikri ve hatta Zangger'in Deniz Halklan'nın Troia liderliğinde birleşen Batı Anadolu topluluklan olabileceği görüşü, kısmen de olsa yukanda aktarılan tarihsel ve dilbilimsel verilere göre gerçekçi bir temele oturabilecekmiş gibi görünüyor56. Ancak bu dönemde Batı Anadolu için kesin olarak söylenecek şey pek yoktur. Bunun en büyük nedenlerinden birisi de, bu bölgede Geç Tunç Çağ'daki kültürleri sağlam arkeolojik verilere dayandırarak anlayabileceğimiz merkezlerin bir kaç taneyi geçmemesidir. Tartıştığımız dönem ve olay ile ilgili görünen tablo, Mısır belgelerinin de işaret ettiği bir huzursuzluk ve çalkantı sürecidir. Grek efsaneleri ve Hitit kayıtları MÖ 13. yy'da Batı Anadolu'daki olasılıkla iklimsel değişiklikler ve kıtlık yüzünden gittikçe derinleşen bir sıkıntı ve kanşıklık döneminden oldukça sık söz etmişlerdir. Bu belgelerde Batı Anadolu ile ilgili görülen Ekwesh, Teresh, Lukka, Danuna ve Tekker'lerin birlikte hareket ederek, ortak çıkarlarda dostça ittifak kurdukları söylenebilir. Ancak bu durumu tüm Batı Anadolu'ya yayamayız. Çağdaş Hitit belgelerinde bu bölgeyle ilgili adlan geçen Arzawa, Seha Nehri Ülkesi, Zippasla ve Hariati, Karkisa, Maşa, Mira - Kuvvaliya vb. gibi bir takım monarşik tampon devletlerin varlıkları yanında, arada bağımsız gruplar olarak kendilerine uygun ortamlar arayan yarı gezgin pastoral birliklerden söz edilebilir. Tüm bu yorumlar da doğal olarak Barnett'in Mopsos liderliğinde Batı Anadolu halklan ittifakı ve Deniz Halkları(57) ya da Zangger'in Troia liderliğindeki Batı Anadolu beylikleri konfederasyonu(56) görüşlerinin doğmasına neden olmuş olmalıdır.

Bazı bilim adamlan ise "Ege Göçleri" olarak da bilinen bu kavimler hareketinin kökenlerini, o çağlarda tarihöncesi dönemlerini yaşayan Orta Avrupa'da ararlar39. Bu görüşe göre, II. bin yılda Trakların işgali altında bulunan Balkan Yanmadası'nın güneybatı bölgelerine Illyrialılar'ın girmesi üzerine yerlerinden oynatılan bazı Trak kabileleri, en çok Frigler ya da Brigler Boğazlar üzerinden Anadolu'ya geçerek önce Troia'yı yıkmışlar ve .Anadolu'nun batısında ve kuzeyinde oturan bazı savaşçı kavimlerin bunlara katılmasıyla Hitit Devletine saldınp, ortadan kaldırmışlar ve yollarına devam ederek Suriye ve Filistin üzerinden Mısır kapılarına dayanmışlardır(60).

Mısır kayıtlarında yer alan Deniz Halklan arasında adlan geçmeyen, ancak bu kavimler içinde yer almış olabilecekleri iddia edilen Güneydoğu Avrupa boylarından Frigler ya da Brigler, ve Muşkiler de konumuzla yakından ilgilidirler. Bunun nedeni, Hitit kayıtlarında adı geçen kentlerden Taruişa ya da Wilusa olması muhtemel Troia'nm Deniz Halkları Göçü olayındaki rolünden kaynaklanmaktadır. Bazı bilim adamları Deniz Halkları Göçü'nü neredeyse Troia'nm yıkımıyla başlatır(61) ya da Troia'yı askeri bir üs olarak görür ve herşeyin başı ve sonu gibi gösterirken(62), diğer bazıları ise bu olayda Troia'dan hiç bahsetmezler. Troia söz konusu olduğunda pek çok soru akla gelmektedir. Troia VI, VII d, b l ve b2'yi kim tahrip etmiştir9 Troia'yı tahrip edenler Myken Akhalan mı, Trak kavimlerinden Frigler ya da Brigler mi, yoksa adını bilemediğimiz başka Güneydoğu Avrupa boyları mıdırlar? Deniz Halkları arasında Myken Akhaları'da var mıdır? Troia Savaşları Troia'daki hangi yerleşim katında gerçekleşmiştir ya da böyle bir olayın gerçeklik payı nedir? Eğer bu savaş yapıldıysa Ege Göçleri'nden önce mi, sonra mı olmuştur, tarihsel olarak hangi sürece karşılık gelir? Troia'yı yıkanlarla Hitit'i yıkanlar aynı hareketin içindeki kavimler olabilir mi? Troia'yı Frigler yıktıysa, bunların Brigler, ya da Muşkiler ile olan bağlantıları nedir9 Göçlerin gerçekleştiği çağda ve daha öncesinde Anadolu'nun süper gücü Hitit ile Troia kentinin ilişkisi neydi? Kuşkusuz tüm bu sorulara yanıt verebilmek ve farklı görüşleri ortaya koymak şimdiki çalışmamızdan bağımsız ayrı bir incelemeyi gerektireceği için burada yalnızca Troia'yı ve belki de Hitit İmparatorluğu'nu yıkan kavimlerin kimlikleri üzerinde durulacaktır.

Batı Anadolu'da, Homeros'un İlyada ve Odysseia destanlannda anlattığı Priamos'un ünlü şehrinin bulunduğu Troia VI, Blegen'e göre MÖ 1275 yılında bir depremle yıkılır. Bu yerleşmeyi izleyen VII a ise Myken Akha'lan tarafından MÖ 1240 yılında yerle bir edilmiştir0'1. Bu görüşe katılmayan Akurgal'a göre Akha'larm Troia'yı ele geçirerek orada yerleştiklerini belgeleyebilecek arkeolojik kalıntılardan yoksunuz. Ona göre Troia VII a'nın tahribi Ege Göçü sırasında Güneydoğu Avrupa'dan gelen ilkel Balkan kavimlerine bağlanmalıdır64. Akurgal, bu kavimlerin Blegen'in önerdiği gibi MÖ 1240'da değil, tarihsel duruma uygun olarak 1200 dolaylarında Troia VII a'yı, sonra MÖ 1200 - 1800 arasındaki bir zaman içinde de Hattuşa'yı yıkarak 1170 - 1160 tarihlerinde Asur sınırlarına değin uzandıklarını iddia eder. Troia VII a'nın yıkılmasından sonra kurulan VII b l ve VII b2 yapı katlarında Güneydoğu Avrupa kökenli "Buckelkeramik"in bulunması, hem Troia VII a'nın Akha'lar eli ile değil, Ege Göçü sırasında Balkanlar'dan gelen ilkel kavimler tarafından yıkılmış olduğunu03, hem de yeni halklarla meydana gelen bu kültürel değişimin, Frig ve Mysia'hların geçiş yollarıyla bağlantılı olarak gerçekleştiğini göstermiştir. Gordion'un en erken katlarında da bu türden seramiğin aniden ortaya çıkması, bunların Troia mallarıyla benzerliklerinin kabul edilmesi, buraya göçlerden sonra ilk yerleşenlerin Frig'ler olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır(66).

Güneydoğu Avrupa kavimlerinin Marmara'nın güney yöresine olan göçleri "Troia Savaşları"ndan, yani Troia VII a kentinin yıkılmasından sonra yoğunluk kazanmıştır. Mö 1200'lü yıllarda kalenin yıkılmasının ardından Akurgal'a göre yüzyıllardan beri Kuzeybatı .Anadolu'ya göz dikmiş bulunan Güneydoğu Avrupa kavimlerinden Muşki'ler, Brig'ler yani Frig'leri Mysi ve Mygdon gibi kavimler büyük dalgalar halinde Anadolu'ya akın etmeye başlamışlardır. Yukarıda sözünü ettiğimiz önemli arkeolojik verilerden anlaşılabildiği kadarıyla Frigler bir süre Batı Anadolu'da kalmış ve göçebe yaşamlarına devam etmiş olmalıdırlar. İlyada'ya göre Frig'ler ve Thrak'lar Sakarya bölgesinde oturuyorlardı. Strabon ise Troia'nın ele geçirilmesinden sonra Troas yöresinin Frig'lerin kontrolü altına geçtiğini söylemektedir. Bazı isim benzerliklerinden yola çıkılarak, Frig'ler gibi "Mysia'lı" diyebileceğimiz daha başka Balkan boylarının da Kuzeybatı Anadolu'da kaldıkları düşünülmektedir, Troas ve Mysia yörelerine yerleşmiş bu boylar, sonradan MÖ 11. yy sonunda bu bölgeye gelen Aiol'lerin baskısı altında Anadolu içlerine ilerlemek zorunda kalmışlardır(67).

Anadolu'da batıdan güneybatıya kadar akınlar yapan bu göçmenler ve bunların arasında Muşki'ler, Frig'ler ya da Brig'ler Anadolu Yarımadası içinde bir yerden ötekine göç ederken yerli Anadolu halklarım Toroslar'ın gerisine sürmüşlerdir. Beycesultan'da yaklaşık MÖ 1 000 dolaylarındaki yangının bu yayılım ile ilgili olduğu sanılmaktadır(68).

Sonuçta bu saldırgan ve göçebe halklar, Orta Anadolu'daki Hitit merkezlerine yerleşerek Frig Devleti'nin temellerini attılar. Ayrıca bölgeye yeni gelen halkların yanında, Kuzeybatı Anadolu'da Hitit'lerin devamı kabul edilen, ancak arkeolojik olarak ilişkileri somut olarak kavranamayan "Keteioi" adındaki topluluğun varlığı, Güneydoğu Anadolu'da olduğu gibi, bu bölgede de II. bin yıl halklarının yaşamlarına devam ettiklerini göstermektedir(69).

Bazı bilim adamlarınca Troia'mn düşmesinin ve Kaşgalar'la birleşerek Hitit Imparatorluğu'nun yıkılmasının nedeni olarak gösterilen Frig'lerin, Brig'ler ve Muşki'lerle aynı ya da aynı soydan gelme halklar olup olmadıkları da tartışmalıdır. Kimi bilim adamlarına göre Frig'ler ile 'Brig'ler ve Muşki'ler aynı soydan gelirler ve hepsi de Güneydoğu Avrupa kavimlerindendir(70). Sevin gibi diğer bazılarına göre ise Muşki'lerle Frig'ler farklı kavimlerdir ve Muşki'ler Anadolu içlerine Kafkaslar yoluyla girmişler ve Güneydoğu Anadolu'ya yerleşmişlerdir(71).

Ege Halkları'nın ülkelerinden çıkarak hem karadan hem de deniz yoluyla doğuya daha doğru bir deyişle güneydoğuya doğru göç hareketlerini irdelersek, bu göçün nedeni olarak daha çok Yunanistan'daki Myken kültür bölgesinde iklim değişikliği sonucu oluşan ekonomik zorlukları gösterebiliriz(72). Ancak Zangger ise halk hareketlenmelerine neden olan olayları deprem ya da iklim değişikliğine bağlayarak çözmeye çalışanlara karşı çıkarak, böylesine geniş bir coğrafi alanda depremler ya da iklim değişikliklerine dair araziden elde edebilecekleri hiçbir kanıtın olmadığım ileri sürmüştür(73). Bununla birlikte, I200'lü yılların başında, Troia çağdaşı bir Myken yerleşimi Tiryns'in bir deprem ve sel baskını sonucu çamur yığını altında kaldığını yine Zangger kendisi ortaya atmış ve destanlardaki Priamos'un Troia'sı Troia VI'nın da kazıcısının ifadesine göre depremle yıkıldığı saptanmıştır(74).

Bölgesel bazlı yeni arkeolojik araştırmalar ve maddi kültür analizleri ile, bulunan yazılı belgeler ışığında yeni açıklamalar ve varsayımlar da ortaya çıkmıştır. Bunlara göre Geç Tunç Çağ'da MÖ 13. yy ve 12.yy'daki güçlü politik ve devlet yapılarının yıkılmasına neden olan olaylar içsel ve dışsal gelişmelerin bir sonucudur. Yukarıda anlatılan deniz kavimlerinin saldırıları, iç karışıklıklar içinde olan ülkelerin yıkımını hızlandırmıştır. Deprem, iklim değişikliği sonucu ortaya çıkan açlık gibi daha çok bölgesel doğal katastrofları içeren bir çok varsayımın yanında, iç huzursuzluk ve bölgesel savaşlar ve silah sanayiinde ve savaş tekniklerinde meydana gelen gelişmeler gibi toplumsal nedenler de bu yıkımı hazırlamış görünmektedir. Görünüşe göre bu "Kriz Çağı" uzun bir süreç içindeki gelişmeler sonucunda ortaya çıkmış ve uluslararası ilişkiler yıkıma uğramıştır. Hatti (Hitit), Qadi (Kizzuwatna), Kargamış, Arzawa ve AJashiya gibi Geç Tunç Çağ'daki Anadolu, Kuzey Suriye ve Doğu Akdeniz bölgesindeki devletlerde yıkım izleri deniz kavimleri ile bağdaştırılmıştır. Bunu takip eden dönemdeki olaylar ise daha çok değişen politik, ekonomik ve teknolojik gelişmelerin bir sonucudur. Yaklaşık 200 yıllık ve "Karanlık Çağ" olarak adlandırılan bu zaman dilimi içindeki gelişmeleri bütün bölgeleri kapsayacak şekilde aktarmak pek mümkün görünmemektedir. Bu nedenle bu olayların bölgesel bazda incelenmesi daha gerçekçi sonuçlar verecektir.

Vikingler Trakyadan'mı Göç Ettiler?


İsveçli kızanlar" hayal ürünü mü?
Romalıların Balkanlara gelişi ile tarih sahnesinden silinen Traklara ne olmuştu?
İskandinavlar Troia'dan mı göç ettiler?

Burası, savaş tanrısı Ares'in ve soğuk kuzey rüzgarlarının tanrısı Boraeus'un anavatanı... İnsanları da en az soğuk kuzey rüzgarları kadar katı olan bu coğrafya, antik dünyanın en vahşi bölgesi kabul edildiği için, Yunanlılarca bu tanrılara layık görülmüş...

Bu topraklar ayrıca, Akdeniz dünyasının en sert iklimli bölgesi. Ege'deki Sisam Adası'ndan gelen ilk kolonici Yunanlılar, gerektiği gibi giyinmedikleri için, keskin soğukta donan bacak ve burunlarını kaybetmişlerdi...

Kasım geceleri sisli geçiyordu bu diyarlarda. Çevrede dolaşmaya çıktıysanız eğer, savaşçı Trak kabilelerinin savaş çığlıklarını ve zafer kutlamalarındaki kadeh tokuştıırmalarını duyabilirdiniz. Burası aynı zamanda, tanrı Dionysos'un geçmişte olduğu kadar bugün de dönümlerce bağ alanıyla kutsadığı ülkedir...

Heredotos der ki: "Hintlilerden sonra en kalabalık olanlar Traklardır. Bir tek adamın komutasında, ya da tek iradeyle hareket etseler, hiç yenilmez ve bence halkların en güçlüsü ve en kalabalığı olurlardı. Traklar için iş görmemek kibarlıktır. Toprakta çalışmaksa şerefsizlik ve aşağılık. " Antik çağların en savaşçı toplumu olan Traklar, gittikleri her yere en iyi bildikleri üç şeyi götürdüler: At, şarap ve savaş...

Troialıların sonuncusu: Trakyalı Tiras Romalıların Balkanlara gelişi ile tarih sahnesinden silinen Traklara ne olmuştu? Heredotos'a, sayılarını Hintlilerle karşılaştıracak kadar kalabalık olan bir halk, nasıl bir anda tarih sahnesinden silinmişti?

Arkeolojik ve etimolojik araştırmalar, M.Ö. 7000'lerden itibaren Balkanların önemli bir kısmına hakim olan Traklann, Rusya bozkırlarından Ege'ye, İlliryalıların ülkesinden Karadeniz sahillerine dek uzandığını gösteriyor. Trakların bölgedeki etkilerini artırmasıysa, M.Ö. 1200 ile 200'ler arasındaki bin yılhk süreci kapsıyor. Bir başka deyişle, Troia Savaşı ile başlayan uzun bir döneme.

M.Ö. 1200'ler, bugünkü gibi, Ege Denizi'nin iki yanının birbirine diş bilediği, kent-devletlerin çeşitli ittifaklar kurarak birbirleriyle savaştığı bir dönemdir. Bu savaşların en ünlüsü ise Akhalar ile Troialılar arasında geçen ve günümüzde filmlere konu olan Traia Savaşı'dır.

M.Ö. 1 184'te, Troia'nın düşüşüyle birlikte, binlerce Troialı ülkelerinden ayrıldı. Anadolu'dan dünyanın dört bir yanına uzanan bu büyük göç, aralarında Roma'nın kuruluşunu anlatan Aeneas olmak üzere pek çok efsaneye esin kaynağı oldu.

Efsaneler, vatanlannı terk etmek zorunda kalan Traialılara dair pek çok hikaye anlatıyor. Fransızlara göre onlar, Tours kentini kuran kahramanlardı. Kuzey İtalyahlara göreyse, gerçek Troialılar, yıkılan kentlerinin adını Torino'ya verenlerdi. İngilizler içinse Troia'dan kaçanlar, Comwall Düklüğü'nü kuran ve Plymouth'ta Yecüc ve Mecüc isimli devi yenen efsanevi kahraman Corineus'u izlemişlerdi...

Kökenini Troia'da arayan bir başka halk ise, çok daha uzaklardan geliyor: İsveç'ten! İsveçlilerin bir çeşit "Ergenekon Destanı" da diyebileceğimiz mitolojik öyküye göre, İskandinav kavimlerinin atası, Troia'nın yıkılışından sonra Trakya'dan kuzeye doğru yüzyıllar süren bir yürüyüşe başlayan Tiras ve oğnllarından başkası değildi!

Troia'nın unutulmuş evlatları: Aesirler Homeros ve Etrüsk kaynaklarına göre, Troia'nın düşüşünden sonra 30.000 Troialı kenti terk etti. Troia'nın son günlerini anlatan kaynaklara göre, yenilgiden sonra burada kalmayıp göç etmelerinin en önemli nedeni, Yunanlıların kenti acımasızca yağmalamasıydı. Fransa, İtalya, İngiltere, İskandinavya'daki efsanelerden... Hangisi gerçek? Troialılar aynı anda Fransa, İtalya, İngiltere ve İskandinavya'da olamayacağına göre, efsanelerin büyük bir kısmının "yakıştıTIna" 01duğn ortaya çıkıyor.

Yine de arkeolojik ve etimolojik çalışmalar, bu iddialardan en azından ikisini bir miktar doğruluyor... M.Ö. 1 200'lerde Troia'da yerel halk tarafından konuşulan Luvi dili ile Etüskçe arasında bulunan şaşırtıcı paralelliğin çok daha çarpıcı bir örneği, çağdaş Baltık dilleri ile Trak dili arasında mevcut!

İsveçlilerin "Ergenekon Destanı"na geri dönersek... Efsaneye göre, savaştan sonra hayatta kalan en iyi savaşçılardan oluşan Troialılar, Karadeniz'in kuzeyindeki Azak Denizi'ni geçerek Don Nehri kıyı ları na vardılar. M.Ö. 1 150'de, Macaristan'dan Don kıyılarına uzanan bölgede Sicambria Krallığı'nı kuran Troialı fatihlere, bölgenin yerli halkı olan İskitlerin dilinde "demir adam" anlamına gelen "Aesir" adı verilmişti.

Ve bu demir adamlar, yine Troia gibi güçlü bir şekilde tahkim edilmiş olan "Aesgard" kentini kurdular. Bölge, artık "demir adamların ülkesi", "Asaland" ya da "demir adamların evi", yani "Asaheim" diye biliniyordu.

Aesirler, yüzyıllar sonra Kimmer ve İskit akınıarı karşısında kuzeye göç ettiklerinde, arkalarında, Karadeniz' den dar bir boğazIa ayrılan Azak (Azov) Denizi'ne verdikleri isimlerini bıraktılar...

İskandinavlar Troia'dan mı göç ettiler? İskandinav tarihinin eksiksiz bir değerlendirmesini yapmak epey zor. Çünkü yazılı kaynakların çok az bir kısmı, M.S. 600 yılından öncesine dayanıyor. Bu "görece eski" kaynakların önemli bir kısmı da Romalı tarihçi Tacitus (M.S. 55-117) ve Got krallarının resmi tarihçisi Jordanes'e (M.S. 500-551) ait. Dolayısıyla, bazı tarihsel sorular kolaylıkla cevaplandırılamıyor.

Karadeniz'in kuzeyine geldiklerinde Aesirler diye anılan kabileler konfederasyonunun, gerçekten Troia' dan göç edip etmediğini hiçbir zaman tam olarak bilemeyeceğiz. Bu iddiayı ortaya atanlardan biri, bizzat Halikarnasoslu tarihçi Heredotos olsa bile!

"Karadeniz'in kuzeyindeki uzak kolonilerde yaşayan halk, oraya Troia Savaşı'ndan sonra yağmalanan şehirden kaçanların soyundan geliyor." Asıl şaşırtıcı bilgiler, son 10 yılda arkeolojik kazılardan elde edildi. Ulaşılan son bulgular, M.Ö. 1150'lerde Karadeniz'in kuzeyinde kurulan Sicambria Krallığı'nın, Antik Grek kaynaklarındaki efsaneleri doğrularcasına, Trak ve Kimmer kültürlerinin güçlü bir karışımı olduğunu ortaya çıkarıyor.

Öyleyse, Karadeniz'in kuzeyinde büyük bir uygarlık kuran Traklar nereye gitti? Tarihi veriler, "kuzey-kuzeybatı" yönünü işaret ediyor. Doğudan gelen İskit ve Hun boylarının önüne kattığı Trak-Kimmer kabilelerinin büyük bir kısmı, Ba1tık ve Danimarka sahillerine, oradan da İskandinavya ve hatta İngiltere'ye uzandılar!

Kuzeye gitmek

Aesirler, İskandinavya'daki yeni vatanıarına birbirini izleyen kafileler halinde göç etti. Ba1tık kıyılarına vardıklarında, Romalılar ile savaşan inatçı Germen kabileleri ile karşılaştılar. Bölgedeki Germen kabilelerin en inatçıları Gotlardı. Aesirler, büyük mücadeleler sonunda sadece Baltık kıyılarına değil, İskandinav Yarımadası'ndaki yerel kabilelere de üstünlük sağladılar.

Baltık bölgesine göç eden Aesirler (daha sonraları Svearlar, günümüzde ise İsveçliler), birçok klan ve kabileye sahipti. Bu kabilelerden en göze çarpanı Vanirlerdi. Vanirler, sonraki yüzyıllarda Daner, yani Danimarkalılar olarak bilinecekti.

Bununla beraber, Aesirler ile birlikte hareket eden kabilelerin en amansızı, adları "vahşi savaşçılar" anlamına gelen "Herüller"di. Romalıların "Harii" ve "Aeruli" dedikleri Herüller klanı, Aesirlerin yerel halkla mücadele ederek İskandinavya'ya yerleşmesini sağladı.

İşin ilginç yanı, safkan İskandinav ırkının arayışında olan "İsveç NeoNazileri"nin, bu efsanelere sıkı sıkıya sarılıyor olması! Köklerini Troia harabelerinde arayan kuzeyli Neo-Naziler, bu doğrultudaki her türlü bilgi kınntısı hakkında, "Stoffi1front" gibi malum tartışma forumlarında sayfalar dolusu "beyin fırtınası" yapıyorlar!

Geçtiğimiz yıllarda, bir Anadolu Yörük köyündeki arkeolojik kazı alanında gündelikçi olarak çalışan yöre insanlarının DNA'ları alınmış ve o köyde yaşayan köylüler, 3000 yıl önce bu topraklarda yaşayanlar ile akraba çıkmıştı... İster misiniz şimdi de İsveçli Neo-Naziler Trakyalıları "öz be öz kızanları" ilan etsin?

"İsveçli kızanlar" hayal ürünü mü?

Efsanelerin büyük çoğunluğu hakkındaki bilgiyi, eski İskandinav mitlerini tercüme eden, İzlandalı tarihçi Snorri Studuson'un (M.S. 11791241) "Prose Edda"sı sağlıyor. Prose Edda, İskandinavya'nın efsane ve mitolojik olaylarına ilişkin akılcı bir açıklama getiren ilk eser. Maalesef, birçok tarihçi, konuyla ilgili materyallere kayıtsız kalıyor.

Snorri Studuson, Aesiderin Küçük Asya'dan geldiklerini yazmış ve Troia'nın düşüşü ile İskandinav mitolojisindeki tanrılar ve insanlar arasında geçen büyük savaş olan Ragnarök'ü karşılaştırmış. Troia'nın hikayesi, antik çağlardan beri birçok kültür tarafından bilinmekteydi. Sturluson'un yaptığı şey, kuzey mitolojisindeki tanrılar ile Troia Savaşı' nın kahramanlarını karşılaştırmaktı.

Tıpkı ünlü çizer Robert E. Howard'ın "Kimmeryalı Conan" ile yaptığı gibi... Tek bir farkla. 3000 yıl önce Trakya'dan göç eden "İsveçli kızanlar" bir hayal ürünü değil!

Trakça'dan İskandinavya'ya uzanan bazı kelimeler

    * Beras (Kahverengi): Beras (Lituanca), Bers (Letonca), Bero (Eski Yukart Almanca)
    * Berga (Tepe): Berg (Eski izlanda dili), Brega (Eski Bulgar dili)
    * Berza (Huş ağacı): Berzas (Lituanca), Berzs (eski Prusya dili)
    * Dinga (Verimli toprak):Oinga (Letonca), Dyngia (Eski izlanda.dili)
    * Sautis (Uykucu):Sautis (Letonca)
    * Skarke (Günfüş para): Skark (Eski Norse dili)
    * Suras (Tuzlu): Suras (Litııanca),Surs (Letonca)
    * Upa (ırmak): Upe (Lituanca), Upe (Letonca)
    * Zilma (Yeşilik): Zemle (Letonca çimen anlammda)


Bilinmeyen Bölge Trakya

Ülkemizde eski eserlere yönelik kültür turizmi denince akla en son gelen bölgelerden biri de her halde Trakya'dır. Trakya'nın bir kaç kentindeki Osmanlı yapılan ile tümülüslerin dışında, Trakya'nın eski eserler bakımından fakir olduğu şeklinde yaygın bir kanı vardır. Buna karşılık hepimiz Trakya'nın Avrupa ile Asya arasındaki en kolay geçiş yolu olduğunu ve bu stratejik coğrafi konumu nedeni ile kültür tarihi açısından büyük bir önem taşıdığını biliriz.

Trakya arkeolojisine karşı duyulan ilgi eksikliğinin bir çok nedeni vardır; bunlann başında Trakya'daki arkeolojik kalıntıların, Anadolu' dan alıştıklarımızdan çok farklı olması gelmektedir. Trakya'da Anadolu'da olduğu gibi büyük höyükler ve ören yerleri, yok değilse bile, sayıca çok azdır. Ancak bu durum Trakya arkeolojisinin fakirliğinden değil, kültür tarihinde Anadolu'ya göre çok farklı bir gelişim süreci geçirmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Doğal çevre koşulları gereği Anadolu mimarisinde kerpiç ve taş, Trakya' da ise ahşap kullanılmış, bu da kalıntıların görünümünü etkilemiştir. İlgi eksikliğinin ikinci nedeni ise, Türkiye' de arkeolojinin daha çok "Mezopotamya Odaklı" bir gelişim sürecinden gelmesi ve Avrupa arkeolojisine pek ilgi duymamış olmasıdır. Bu nedenle Türk arkeolojisinin ilgisi Trakya dışında odaklanmış; bu duruma uzun süre Trakya'nın askeri nedenlerle arkeolojik araştırmalara kapalı kalması da eklenince, Trakya yakın zamanlara kadar "bilinmeyen bölge" olarak kalmıştır.

Bu ilgi eksikliğine karşın, coğrafi konumu nedeniyle Trakya kıtalar arası stratejik bir öneme sahiptir ve kültür tarihi ile ilgili bir çok sorunun çözümü de bu bölgede aranmalıdır. Bu bölge bir yanda Güneydoğu Avrupa ile Anadolu yarımadasının birleştiği, öte yanda da Karadeniz ile Ege­Akdeniz kültürleri arasındaki deniz yolunun da dar boğazı üzerindedir. Bu nedenle, göç, istila, kültür alış verişi ya da etkileşim gibi kıtalar arasındaki her türlü ilişki ile ilgili sorunlar ancak Trakya'daki araştırmalar ile çözümlenebilir. Aynı şekilde Anadolu ile Avrupa ve Ege kronolojik sistemleri arasındaki sorunlann çözümü de Trakya bölgesinden elde edilecek verilere bağlıdır. Bunların yam sıra Avrupa uygarlığının kökenleri ile ilgili sorular, Avrupa uygarlığının gelişmesinde Anadolu-Yakın Doğu uygarlıklarının ne ölçüde etkili olduğu, ancak Trakya' da yapılacak arkeolojik araştırmalar ile anlaşılabilir

Trak Mezarları

DİKİLİTAŞLAR (Menhirler)

Dikilitaşlar, bazen toprak üstü yükseklikleri 4 metreyi geçen büyük taşlardır. Bunlar tek ya da gruplar halinde olabilecekleri gibi, bazen dolmenlerin, bazen de mezar tepelerinin çevresine yerleştirilmişlerdir. Yerel olarak bunların "şehit mezarları" olduklarına inanıldıklarından, günümüzde çoğu kez İslam mezarlıklarının içinde kalmış ve diğer mezar taşları ile karışmışlardır. Dikilitaşlar üzerinde halen ayrıntılı bir çalışma yapılmamıştır, ancak bunların, hiç değilse bazılarının belirli doğrultular üzerinde diziler oluşturduğu anlaşılmaktadır

Menhirler, Trakya bölgesinin yanı sıra Fransa'da ve İngiltere'de bulunmaktadır. Bunlar 10-12 metre yüksekliğinde dev taşlardır. Menhirlerin çoğunun mezar taşı olduğu ispatlanmıştır. Büyüklükleri sebebiyle de, sanki canlıymışlar gibi halk masallarına konu olmuşlardır. İlgili efsanelerde menhirler; doğarlar, büyürler, dans ederler ve ağlarlar. Bazı menhirler tarihi bir hatırayı sonsuzlaştırırlar. Menhirler, toprak sınırını belirtmek için de kullanılmış olabilirler. Menhirlerin dikilme sebeplerine en uygun açıklama ise, bunların ilkel idoller yani dini semboller olduklarıdır. Genel olarak yalnız duran menhirler, bazen bir çizgi üstünde dizilmiş de olabilirler. Daire şeklinde dizilmiş olanlar, belki dini anıtlar veya kurban sunaklarıydı. Cromlech (Kromlek) denilen bu dizilerin yönleri yıldızlara göre olduğu için, güneş tapınağı da olabilirler.(Istranca Dağları Mayadağ-Dupnisa Mağarası arasında) Dolmenler'in içinde bazı kil eşyalar bulunmuştur. Fakat, çoğu soyulmuş olan bu mezar odalarında, neolitik çağı aydınlatabilecek çok az eşya kalmıştır. Buna karşılık dolmenlerin çoğunun üstünde, geometrik ve sembolik figürler kazılıdır

Megalitler başlıca iki grupta toplanabilir:Dayanak gerektirmeden ayakta duran taşlar; bunlar yalnızken "Menhir" , bir doğru üzerinde dizilir veya daire şeklinde sıralanırsa "Cromlech" (Kromlek) adını alırlar.

Paralel düzenlenmiş bir döşemeyi taşıyan taşlardan meydana getirilen odalar ki; bunlara da "Dolmen" denir. Dolmen'ler, birer mezar odalarıdır. Bu mezar odalarının üstü toprakla örtülürse, ortaya çıkan tepeciklere Tümülüs Höyük adı verilir. Dolmenler, basit dolmen, örtülü koridor, kubbeli dolmen adını alan türlerde olur

Dolmenler (Anıt Mezar-Kapaklıkayalar)

Trakya' daki tarihöncesi anıtların arasında en görsel ve ilginç olanları kuşkusuz levha halindeki iri taş bloklardan yapılan megalitik anıtlardır. Trakya' da geçitli mezarlar-dolmenler ve dikilitaşlar menhirler olmak üzere iki tür megalitik anıt vardır. Avrasya'nın çeşitli yerlerinde ilginç bir dağılımı olan bu tür anıtların tarihlendirilmesi ve birbirleri ile olan ilişkileri çok tartışmalıdır. Megalitik anıtlar Trakya'nın kuzeyinde, Edirne-Kırklareli'nin Istranca dağlık bölgesinde görülür. Dolmen olarak tanımlanan ve yerel olarak "kapaklıkaya" olarak adlandırılan anıtlar dik olarak konan büyük taş blokların üstlerinin aynı tür taş kapatılması ile oluşur; bunların bir arka, bir orta oda ile ön giriş kısmı vardır. Odaların önünü kapatan taşta da "ruh deliği" olarak tanımlanan değirmi bir açıklık vardır. Bugün çoğu açıkta olan bu anıtların etrafında bir çevre duvarları ve çoğunun da üzerinde, taşlardan oluşan bir tepeciğin olduğu bilinmektedir. Mezar olarak kullanılan anıtlar MÖ 12. yüzyılda yapılmaya başlanmış, bazıları ikinci kullanım ile 7. yüzyıla kadar gelmiştir. Megalitler ile birlikte bulunan çanak çömlek, ip baskı ya da oluk bezemeli, koyu renkli kaplardır. Bunlarla birlikte, az da olsa maden alet ve takılar da bulunmaktadır

Dolmenler çeşitli şekiller gösterirler: Basit Dolmen :Ayakta duran iki veya birkaç taşın üstünde, yatık durumdaki büyük bir taştan oluşur. Bu ilkel dolmen, bazen bir tümülüs ile örtülüdür. Kubbeli Dolmen : Bu tip dolmende, harçsız taşlarla örtülmüş ve kilit taşıyla kapanmış bir kubbe görülür. Yunanistan'da "Tolos" denilen bu tür inşaata, Fransa ve İrlanda'da bugün dahi çoban kulübeleri arasında rastlanmaktadır. Örtülü Koridor : Son çağ dolmenlerinin hepsi bu türdedir. Bütün anıt, üstü örtülü bir geçitten ibarettir. Bunun bazı kısımları delikli bir taşla ayrılır ve bazılarında rölyeflere rastlanır (Rölyef, kabartma olup, heykel sanatının bir çeşididir. Bir figürün çıkıntıları, derin bir şekilde zemine bağlı olarak çıkarılmışsa "yüksek rölyef", eğer çıkıntılar hafif bir biçimde belirtilmişse "alçak rölyef" adını alır).

TÜMÜLÜSLER VE MEZAR TEPELERİ

Trakya'nın en görsel anıtları tümülüslerdir. Trakya'nın tek düze doğal yapısını süsleyen ve ona bir hareketlilik getiren tümülüslerin tam bir envanteri çıkartılmamıştır. Genel olarak mezarın üzerine yapılan her türlü yükselti tümülüs olarak adlandırılsa da, yapıldıkları döneme, tepenin ve mezar odasının biçimine, niteliğine, ölünün gömülüş şekline göre mezar tepelerinin değişen geniş bir çeşitlenmesi vardır.

Mezarın yerini bir tepe ile belirleme geleneğinin bilinen ilk örnekleri Avrasya steplerinde, MÖ 4. bin yılın başlarına aittir; kurgan olarak da adlandırılan bu mezar tepelerinin altında, ölü basit bir çukur ya da ahşap bir odaya yerleştirilmiştir. Bu geleneğin, steplerden gelen etki ile, Trakya'ya ilk olarak MÖ 3. bin yıl içinde girdiği bilinmektedir. Trakya'nın Tunç çağ mezar tepeleri, daha sonraki dönemlerin tümülüslerine göre daha basık ve yayvan, çoğu kez de 2-3 m yüksekliğindeki tepeciklerdir; ancak Bulgaristan' da ender olarak yüksekliği 7 metreyi bulanlar da vardır. Tepelerin dolgu­lanm toprak değil taş oluşturduğundan, bunlan "Taşlıtepe" olarak tanımlamaktayız. Bu tür mezar tepelerinde ölü, tepenin altındaki bir çukura, ve çoğu kez uzun olarak yatırılarak gömülmüştür. Tepenin değişik kesimlerinde münferit mezarlara da rastlanır. Taşlıtepeler tek olabilecekleri gibi, bazen tümülüs mezarlığı gibi, sayıları 30'u bulan topluluklar da oluşturabilir.

İlk Demir çağ' dan itibaren mezar tepeleri daha sivri ve konik bir biçim almış, dolgularında taş ile birlikte killi toprak da kullanılmıştır. Demir Çağı'nın ilk kısmına tarihlenen mezar tepelerinde gene ayrı bir mezar odası yoktur; ölü toprağa açılmış ve ahşap ile kaplanmış bir odanın içine yatırılmıştır. Orta Demir Çağı'ndan itibaren mezar odası ya da taş lahidi olan gerçek tümülüsler görülmeye başlar. Bu tür tümülüsler için genellikle uzaktan görülebilen sırt ve yamaçlar tercih edilmiştir İkili ya da üçlü tümülüsler yaygın olmakla birlikte, tümülüs mezarlığı şeklinde sayıları dokuz ile otuzaltı arasında değişen gruplara da rastlanmaktadır. toplu tümülüs mezarlıklarının, daha eski bir kutsal alanın üzerinde yer aldığı görülmektedir.

Tümülüsün tanımı ve işlevi:

Bu bölümdeki bilgiler ağırlıklı olarak Doç.Dr. Engin Beksaç'a ait olup "Traklar ve Vize" isimli makalesinden alınmıştır.

Trak tarihinde önemli bir yeri olan Vize çevresine dağılmış çok sayıdaki arkeolojik eser arasında özellikle, Vize ovasına yayılmış çok sayıdaki tümülüs dikkat çekicidir. Bunların bir kısmı 1936-39 yılları arasında Atatürk tarafından bizzat Trakya'nın tarihini araştırmak için görevlendirilen Ord.Prof.Dr Arif Müfit Mansel tarafından incelenmiş ve bir kısmı da çeşitli şekillerde soyulmuş ve bilimsel hiçbir şey bırakmadan tahrip olmuştur. Vize sınırları içinde ovadakilerden başka yerlerde de Tümülüsler mevcuttur. Bütün bu tümülüsler içinde bilimsel araştırmayı bekleyenler de doğal olarak vardır. Tümülüslerin hepsi mezar odası vermediği gibi bir kısmı yakma izleri ve at kemikleri göstermektedir. At mezarı olarak nitelenen bu tümülüsler, Traklar'ın Orfik dinleriyle ilgili tören ve kurban yerlerinin uzantılarıdır.

Kutsal bir sunu olan at, saflanma ritueli olan yakma ayinleriyle birlikte evrenin güçlerine destek vermek ve yeniden doğuşa hizmet etmek için ayinlerde önemli bir yer tutuyordu. Zaten tümülüslerin kendileri de Orfik törenlerin ve inanışların bir parçası olarak, Chtonik dünya görüşünün yer yüzündeki sembolüydü. Bu noktada Vize'nin kuzeyindeki vadi içindeki (asmakayalar) Bizans devrinde kullanılan mağara kiliselerin de kökenini Traklardan alması, Orfik mezar gelenekleri ve ayinlerle ilişkili olması muhtemeldir. Bunlar dışında Trakya'nın değişik yerlerinde rastlanan megalitik anıtlar da bu orfik ayinlerle ilgili olup, yüksek yerleri seven Trak din adamlarının ayin yaptığı insan ve hayvan kurbanları verdiği sunaklar olarak dikkat çekmektedir.Vize Karakoçak'ta, Soğucak'ta ve Kıyıköy'de bu tip anıtlar vardır. Bu megalitik anıtlarla birlikte mağaralar Orfik dinin en önemli öğeleri arasında yer almaktadır. Kurbanların genellikle at ve kadınlar olduğu bilinirken, erkeklerin de kurban edildiği anlaşılmaktadır(Heredot). Boş mezarlar olarak görülen Senotaf gömüler bu kurban ritleriyle ilgili olup, Orfik Zagreus kültünün uzantısıdır. Ve son olarak da ateş ve yakma Trakların Orfik düşüncesi için temel olup, önemli bir saflanma aracıdır. Vize'de yaşayan Trakların bu dini izleri içinde özellikle Çömlektepe ve Karakoçak (Thamata) Trak kült merkezleri olarak ele alınıp incelenmesi gereken yerlerdir.

Vize Tümülüslerinde Yapılan Araştırmalar :

Ergene Nehri'nin kuzeyinde, Istranca (Yıldız) Dağları'nın kuzey etekleri boyunca uzanan, geniş bir bölgeyi kaplayan Vize Ovası, gerek su potansiyelinin yüksek oluşu, gerekse diğer doğal kaynakların zenginliği bakımından Doğu Trakya'nın diğer kısımlarından daha fazla öneme sahiptir. Bu öneme karşılık, yakın zamanlara kadar bölgede yapılan arkeolojik araştırmalar son derece sınırlı olmuştur. Vize ovası'nın tarih öncesi döneme ait buluntularının bilimsel olarak tetkiki, 1982 yılında İstanbul Üniversitesi Prehistorya Ana Bilim Dalı Öğretim Üyeleri'nden Prof.Dr. M.Özdoğan tarafından, bu bölgeyi de içine alan Trakya ve Doğu Marmara’ya yüzey araştırmaları sırasında yapılmıştır. Bu tarihten önce Ordinaryüs Prof.Dr. Arif Müfit Mansel, 1936-39 yılları arasında ovada bir dizi tümülüs kazmış ve Vize'deki esas Trak merkezini oluşturan Çömlektepe Höyüğü'nde bir sondaj açmıştır.

1962 yılında F. Dirimtekin, Vize ve çevresinde araştırmalar yapmış, Vize yakınlarında Karaköçek mevkiindeki bir kaya yükseltisini bir Trak kaya sunağı olarak tanımlamıştır. 1982 yılında M.Özdoğan tarafından, Sergen'de Mali Petra olarak bilinen anıtlar bulunmuştur. Daha sonra Engin Beksaç ve Kırklareli Müzesi görevlileri tarafından yapılan bilimsel çalışma ile Soğucak Köyü'nde Gemikaya olarak bilinen kaya yükseltisi bir Trak kaya sunağı olarak tespit edilmiştir. Yine Engin Beksaç ve Zülküf Yılmaz tarafından Çakıllı'daki bir tümülüste kurtarma kazısı yapılmıştır.

İstanbul Üniversitesi Prehistorya Ana Bilim Dalı tarafından, Vize ve yakın çevresinde M.Ö. 1. bin yılından daha eski yerleşimlerin olup olmadığına yönelik araştırmalarda, Vize Ovasının kültür silsilesini veren birçok tarih öncesi yerleşmesi bulunmuştur. Özdoğan'a göre Vize Ovası'ndaki yerleşimlerden ele geçen çanak çömlek, Balkan kültürleri ile yakından ilişkilidir. Vize Tarihi ilk aydınlık Devri Doğu Trakya dönemine rastlar. Yapılan arkeolojik kazılar da bunu doğrulamaktadır. 1398 Hafriyatında açılan höyükler ve içlerinden çıkan eserler Traklar’a aittir.

Vize'de Araştırması Yapılmış Olan Tümülüsler:

Bu bölümdeki bilgiler ağırlıklı olarak Prof.Dr. Somay Onurkan'ın "Doğu Trakya Tümülüsleri Maden Eserleri" isimli çalışmasından alınmıştır.

A TÜMÜLÜSÜ :

Trakya tümülüsleri arasında Vize A mezarının keşfi çok önemli yer tutar. Sistemli bir şekilde araştırılmış olması, tarihlenmesi ve değerlendirilmesi açısından Vize A tümülüsü Trakya tümülüsleri arasında bir dayanak noktası teşkil etmektedir. Bu tümülüs m.s. 45 yılında öldürülen Trakya Kralı Rhoimetalkes III'ün mezarıdır. Dolayısıyla Vize bu tümülüsün gösterdiği gibi Dacia haricinde Trakların son başkentidir.

M.S. 6 ve 7 yıllarında Rhoimetalkes I ve Rhaskuporis vassal Trakya Krallarıdır. Rhoimelkes I ölünce oğlu Kotys'e zengin güney Trakya verilir. Kendisine daha fakir Kuzey Trakya kalan Rhaskuporis Kotys'i aldatarak ele geçirir. Roma Kotys'i serbest bırakması için Rhaskuporis'i uyarır. Ama o buna uymaz ve Kotys'i öldürür. Bunun üzerine İskenderiye'ye sürgün edilir ve orada ölür. Rhaskuporis'in topraklarının yönetimi oğlu Rhoimetalkes II'ye kalır. Kotys'in topraklarının yönetimi ise henüz reşit olmayan çocukları Rhoimetalkes III, Kotys II ve Polemo'ya kalır. Bunların başına da vasi olarak Trebellienus Rufus atanır. Kotys'in oğlu Rhoimetalkes III'ün 37 ve 38 yıllarında Trakya Kralı olduğu anlaşılmaktadır. Rhoimetalkes III M.S. 45 yılında karısı tarafından öldürülmüştür. Böylece Roma hakimiyeti altındaki Güney Trakya Devleti son bulmuş, İmparator Claudius zamanında, 46 yılında Trakya artık bir Roma eyaleti olmuştur. Bu eyaletin başkenti yine Vize'dir.

Vize A Tümülüsü Türkiye Trakya'sındaki en önemli Trak kalıntısıdır. 9,50 metre yüksekliğinde ve 50 metre çapındadır. Doğu-batı yönünde bir mezar odasına sahiptir. Mezarın Planı; 4,62 m. uzunluk, 3,12 m. genişlikteki dörtgen mezar odasının duvarları, yatay sıralar halinde yerleştirilmiş yerli kalker taşından harçsız olarak inşa edilmiş ve üzeri 1,18 m. yükseklikten sonra tonozla örtülmüştür. Odanın yüksekliği 2,74 m.dir. Odanın tabanı dörtköşe kalın tuğlalarla kaplanmıştır. Duvarların üzerinde fresk süslemeye sahiptir. Aşağıda su mermerinin benzeri kaide bezemenin üzerinde kırmızı, sarı, siyah çerçeve içine alınmış beyaz yüzeyler halinde panolar bulunmakta, üstte bitkisel ve geometrik motiflerden meydana gelmiş bir friz ile sınırlanmaktadır. Tonozda ise mavi üzerine beyaz yıldızlarla gökyüzü tasvir edilmiştir. Mezar odası doğu kısa yanda, yekpare bir taş levha ile kapatılmış bir kapı açıklığına sahiptir.

Lahit; Mezar odasının güneydoğu köşesinde yerleştirilmiştir. balıksırtı biçiminde eğimli bir kapağa sahiptir. Lahdin esas uzun cephesi beyaz yüzey üzerinde ortada sarı ve mavi çerçeveli ve kahverengi kafesli bir yapı, bunun iki yanında siyah rozetlerle süslenmiş kahverengi ve kırmızı renkte girlandlar bulunan boyalı bezemeye sahiptir. Lahit kırmızı kapağı ile bir ev cephesini tasvir eder.

Tümülüste bulunan eserler:

Altın: çelenk, levha aplik, 2 adet yüzük
Gümüş : 1 maşrapa, 1 simpulum (kepçe), 1 kalathos (kupa), 4 kantharos (kadeh)
Bronz : 1 lenger (çift kulplu kap), 1 tencere, 1 maşrapa, 1 patera (tava), 1 onikhoe (ibrik), 1 yağ ibriği, 1 çift kulplu vazo, 2 tek kulplu testi, 2 kandil, 2 kandelabrum (kandillik), 1 fener, 1 miğfer, 1 zırh gömlek, tahta kutu bronz kısımları
Demir :1 kılıç, 2 mızrak ucu
Cam : 3 sürahi, (28 cm uzunluğunda uzun boyunlu, armut biçimli, tek kulplu, mavimsi saydam camdan ve üzerinde beyaz çizgiler.) , tabaklar (ince sarı camdan, kenarları dik ve yüksek), Yukarı doğru genişleyen kaplar, taban ayaklı derin kaseler, ağıza doğru darlaşan derin kadehler (O devirde çok değerli olan bu cam eşyaların tahta kutular içinde saklandığı anlaşılmaktadır.)
Keramik : 3 testi, iki kulplu amphora, 2 yuvarlak gövdeli uzun boyunlu balsamaria.
Deri : Altın çelenk yapraklarının bağlandığı şeridin deriden olduğu anlaşılmıştır.
Kumaş : Lahdin üzerinde bütün eserlerin üzerini örten, kırmızımtırak toz haline gelmiş kumaşa ait izler görülmüştür.

Vize A Tümülüsü önemine uygun olarak son derece iyi bir incelemeden sonra İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde mezar odasının rekonstrüksionu yapılmıştır. Mezara ait buluntular halen burada sergilenmektedir. Aşağıda resimlerini görebilirsiniz. Ayrıca mezara ait metal buluntuların resimlerini de görebilirsiniz. Lütfen bu resimlere bakarken definecilerin Vizelilerden, Vize'den, Türkiye'den çaldıkları eserlerin ne kadar büyük kayıplar olduğunu düşünün.

B TÜMÜLÜSÜ :

1938 yılında A.M. Mansel tarafından açılmış ve envanteri tam olarak saptanmıştır. Tümülüs 30 metre çapında ve 4 metre yüksekliğinde yayvan bir tepedir. Tümülüste iki mezar vardır. Doğu-batı yöneltisinde basit birer çukur olan mezarların üzeri balıksırtı şeklinde kalın ve kenarlı tuğlalarla örülmüştür. Ölüler yakılmış, küller ve mezar hediyeleri çukurun içine konmuştur. Kadın ve çocuğa ait olduğu anlaşılan bu tümülüsten çıkan bronz eserler M.S. 1. yüzyıldan sonraya tarihlenir.

Tümülüste bulunan eserler:
Altın : 1 çelenk, 1 küpe, 2 yüzük, 2 bilezik, 1 kolye
Bronz : 1 lenger'in kulpları, 1 patera, 1 oinokhoe, 1 kandil, 1 kandelabrum.
Cam : Uzun boyunlu silindir gövdeli bir şişe ve kırık cam parçaları
Keramik : 1 Balsamaria ve kırıkları, toprak heykelcik parçacıkları, iki çocuk hetkelciği (belki çocuğun oyuncakları)

Çelengin yapyakları meşe yaprağı şeklindedir. Yüzüklerden biri beyaz bir cam taşa sahiptir ve üzerine Artemis resmedilmiştir. Diğer yüzüğün taşı bugün yoktur. küpenin üzerinde olması gereken taş ve boncuklar da kaybolmuştur. Bilezikler birbirinin aynıdır. bileği kavrayan 2 cm. genişliğinde bir band ve bunun iki ucu arasına yerleştirilmiş oval bir taş yuvası vardır. İkisinin de taşları kayıptır. Çok yönlü bir zincir ile ucunda ortasında rozet olan bir kolye vardır.

C TÜMÜLÜSÜ :

A Tümülüsünün yanındaki 50 m. çapında 2,5 metre yüksekliğindeki tepedir. Rhoimetalkes III'e ait olması lazım gelen bir atın külünü bulundurmaktadır

D TÜMÜLÜSÜ :


Yapılan kazı sonunda hiçbir mezara rastlanılmamıştır.

E TÜMÜLÜSÜ :

Vize'nin 6 km. güneyinde 1939 yılında A.M.Mansel tarafından açılmıştır. 65 m. çapında 18 m. yüksekliğinde büyük bir tümülüstür. Mezarda bulunanlar M.S. 1. yüzyılın ortalarına tarihlenmektedir.

Tümülüste bulunan eserler :

Altın : Çelenk, oval bir camı kaplayan levha
Bronz : Amphora, kandelabrum ayağı, kilit kolu
Demir : Miğfer yanaklığı, Silah kalıntıları
Cam : Çeşitli cam kaplara ait kırıklar
Keramik : Üç tane kandil, çeşitli kap kırıkları

Çelengin yaprakları meşe yaprağı olarak biçimlendirilmiştir. Vize E amphorası 51 cm.lik yüksekliği ile bu tip amphoralar arasında bilinenlerin en büyüğüdür.

F TÜMÜLÜSÜ :

E tümülüsünün yanındadır. Bu tümülüste de bir at mezarı bulunmuştur. Atın başı yoktur.

G TÜMÜLÜSÜ :

İçinde mezara rastlanmamıştır fakat yaygın bir kül tabakası vardır.

H TÜMÜLÜSÜ :


35 metre çapında ve 2 m. yüksekliğinde bir tepedir. Burada doğu-batı yöneltisinde 3 basit mezar bulunmuştur.

1-Üç yanı eğimli tuğlalarla çevrilmiş basit bir mezardır. Mezarda okside olmuş demir parçalar, iki cam vazo ve bir keramik testi bulunmuştur.
2-İçi kerpiçle sıvanmış bir çukurdur. Mezarda açılır kapanır bir demir iskemle, cam vazolar, keramik kaplar ve mermer bir kemik muhafazası bulunmuştur.
3-İki geniş tuğlanın basitçe birleştirilmesinden oluşmuş basit bir mezardır. mezarda birşey bulunamamıştır.

I TÜMÜLÜSÜ :

50 m. çapında 4 m. yüksekliğindeki bu tepede mezar yoktur.

KIYIKÖY MEZARI :

Eski adı Salmidessos olan Kıyıköy'ün yakınında bulunan bu mezarın buluntuları müze envanterinde Vize yöresi Kıyıköy Toplar Mevkii olarak kayıtlıdır. Bu mezarda 1 patera, 1 oinokhoe 1 amphora ve bir tahta kutuya ait bronz kısımlar bulunmuştur..

Traklara ait yeni mezarlar bulundu

Trak arkeolojisine önemli katkı sağlayan kazılarda bulunan altın maskenin eşi benzeri yok. Çeşitli hayvan betimleri taşıyan diğer altın buluntular da Trak sanatının en iyi örneklerinden.
Stoyan Nenov / Reuters

Güney Bulgaristan'da Kazanlık yakınlarındaki Krallar Vadisi'ndeki kazılar, Traklar hakkında yeni bilgiler sağladı. Herodot'un "vahşi, kana susamış savaşçılar" olarak tanımlandığı bu halka ait yazılı belge bulunmaması, Trakların yaşamı hakkında yeterli bilgi edinilmesini engelliyordu. Bulgar arkeolog Georgi Kitov başkanlığında kazılan yedi mezarda çok sayıda bezemeli çanak çömlek, amfora, tunç, altın ve gümüş takı ortaya çıkarıldı. İÖ 4. binyıldan itibaren Bulgaristan, Romanya, Kuzey Yunanistan ve Türkiye'nin Trakya Bölgesi'nde yaşayan Traklar İS 46 yılından sonra Roma İmparatorluğu'nun bir eyaleti oldu. Buluntular arasında 690 gram ağırlığındaki som altından maskede İÖ 5. yüzyıldaki Trak lideri III. Seutus'un portresinin betimlendiği düşünülüyor. Araştırmacıların en büyük sıkıntısı tarihi eser kaçakçılarının neredeyse tüm mezarları yağmalaması.

Trakya kralı etlendirme tekniği ile canlandırıldı

Hz. İsa'dan 341 yıl önce hayatını kaybeden Trakya Odyris Kralı Kersepleptes'in kemikleri etlendirilerek Tekirdağ Müzesi'nde sergiye alındı.

Tekirdağ Müze Müdürü M. Akif Işın, "Kral Kersepleptes'in bedeni Prof. Dr. İlter Uzel ile Doç Dr. Osman Bengi tarafından etlendirme tekniği ile adeta canlandırıldı. Giysileri orijinal haline uygun bir şekilde aynı kumaşlardan yapılıp giydirilerek müzemizde sergilenmeye kondu" dedi. Kral Kersepleptes'in mezarı 1998 yılında Tekirdağ-İstanbul yolunun 12. kilometresinde yol kenarındaki Harekettepe Tümülüsü'nde ortaya çıkarıldı. Mezar sayesinde Trakya Odyris Krallığı'na ait önemli bir liman şehri olan Heraion Teichos da gün yüzüne çıktı. Kral mezarında bulunan, kraliyet çelengi, rahiplik çelengi, elbiseleri ve diğer buluntular ile kafatası ve kemikler üzerindeki incelemeler, tıp tarihi yazarı ve etlendirme uzmanı Prof. Dr. İlter Uzel ile Doç. Dr. Osman Bengi tarafından yapıldı.

Tekirdağ Müze Müdürü M. Akif Işın, İpsala'da yaşadığı belirlenen Kral Kersepleptes'in, Makedon baskısı ile Heraion Teichos şehrine yerleştiğini ve Hz. İsa'dan önce 351 yılında Makedon Kralı 2. Philip'in şehri ele geçirmesiyle bölgenin Makedon egemenliğine girdiğini söyledi. Işın, "Kral Kersepleptes savaş sonrası 10 yıl daha yaşamış ve İ.Ö 341 yılında Harekettepe Tümülüsü'nde bulunulan yere gömülmüş" dedi.

Bu arada mezarın bulunduğu Heraion Teichos liman kentinde 2000 yılında başlatılan kazı çalışmaları sürüyor. Mimar Sinan Üniversitesi Arkeoloji Ana Bilim Dalı ve Tekirdağ Müzesi'nin birlikte yaptığı kazılar sonucu, zamanının önemli bir liman şehri olan Heraion Teichos'un, bir bölümü ile kuzey kapısı bulundu. Ayrıca o döneme ait nadide figürlü seramikler, bol miktarda, tanrıça figürleri ile bronz Trakya sikkeleri de ele geçirildi

Trak Kabileleri

Traklar, Bulgaristan, Romanya, kuzey Yunanistan ve Türkiye'nin Trakya bölgesinde yaşamışlardır. Hintlilerden sonra dünyanın en kalabalık halkı oldukları sanılır. En geniş yayılım alanı itibariyle Trak toprakları kuzey Ege Kıyılarından Karpat Dağlarına, Vardar Nehrinden güney Morova ve Tisza vadilerine ve kısmen Ukrayna ve kuzeybatı Anadolu'ya kadar uzanıyordu. Ama toprakların kalbi günümüzde batı ve doğu Trakya olarak bilinen bölgeydi. Bu geniş topraklar üzerinde yaşayan Trak ulusu hiçbir zaman bu bütün bölgeyi içine alan bir devlet kurmamış, genel olarak değişik kabileler halinde parçalanmış değişik yönetimler değişik bölgelerde hakim olmuştur.

Güçlü kabileler daha geniş ve önemli bölgelere sahip olurken, onlara bağlı yada onlara karşı olan kabileler arasında çatışmalar olduğu muhakkaktır. Dışardan gelen yabancı saldırılara karşı bu kabileler kısmen birbirileriyle kısmen de yabancılarla ittifaklar yaparak varlıklarını sürdürmeye çalışmıştır. Güçlü bir devlet kurmaya muaffak olan Odris Kabilesi Trak topraklarının merkezi bölgesinde, yukarı Tunca vadilerinden orjin alan ve Meriç boyunca hareket eden bir topluluktu. Odrislerin doğusunda yer alan güçlü bir kabile olarak dikkat çeken Astailer, (Ast) Bizye (Vize) ve civarında Istranca (Yıldız) Dağları eteklerinde hakimiyet kurmuşlardı.

TRAK KABİLELERİ

Astai: Istranca Dağları'nda yaşamış olanlar
Apsintiler: Enez doğusunda yaşamış olanlar
Binnai: Meriç'in orta ve aşağısında yaşamış olanlar
Bessalar: Rodop ile Haimos arasındaki vadilerde yaşamış olanlar
Bettegerriler: Edirne civarında yaşamış olanlar
Bisaltlar: Akte yarımadasında yaşamış olanlar
Bistanlar: Ege kıyılarında yaşamış olanlar
Briantlar: Semadirek adası karşısında yaşamış olanlar
Danthaletler: Yukarı Vardar bölgesinde yaşamış olanlar
Darsiler: Aşağı Vardar bölgesinde yaşamış olanlar
Digerler: Rila vadisinin kuzeyinde yaşamış olanlar
Drugeriler: Orta Meriç bölgesinde yaşamışolanlar
Hedonlar: Aşağı Vardar vadisinde yaşamış olanlar
Tynler: İğneada ve Midye bölgesinde yaşamış olanlar
Kainoiler: Marmara sahilinde yaşamış olanlar
Kebreniler: Arisbos çayı üzerinde yaşamış olanlar
Kikonlar: Biston gölü civarında yaşamış olanlar
Kovpiller: Dedeağaç bölgesinde yaşamış olanlar
Kalopothaklar: Enez'in güneyinden Gelibolu yarımadasına kadar olan bölgede oturmuş olanlar
Ladepsoylar: Ergene vadisinde yaşamış olanlar
Mygdonlar: Axias ile Vardar arasında yaşamış olanlar
Nipsoylar: Kıyılara yakın yerlerde yaşamış olanlar
Odomantlar: Aşağı Vardar vadisinde yaşamış olanlar
Odrysler: Tunca vadisinden sahile kadar olan bölgede yaşamış olanlar
Paitler: Aşağı Meriç'ten Melas nehrine kadar olan bölgede yaşamış olanlar
Pieresler: Makedonya'dan sürülmüş olanlar
Pyrageriler: Arsuz bölgesinde yaşamış olanlar
Saioylar: Taşoz civarında yaşamış olanlar
Sapailar: Bistanis gölü ve Rodopların içine kadar olan bölgede yaşamış olanlar
Satrailer: Rodoplar da yaşamış olanlar
Selletler: Balkanlar da yaşamış olanlar
Serdailer: Sofya civarında yaşamış olanlar
Setonlar: Pallene yarımadasında yaşamış olanlar
Sintoylar: Axias ile Vardar arasındaki dağlık bölgede yaşamış olanlar
Trallesler: Yukarı Nestosta yaşamış olanlar
Hypsaltalar: Odryslerin komşusu olup Meriç bölgesinde yaşamış olanlar


Frigler ve Traklar

FRIGLERİN TARİHİ

Akurgala göre Frigler "MÖ 1190 sıralarında Anadoluya gelen Balkan kökenli boylardan biridir. Ancak siyasal topluluk olarak MÖ 750'den sonra ortaya çıkmıştır. [...] Hint-Avrupa kökenli oldukları hale kısa bir sürede Anadolulaşmışlar, ve bir yandan Hellen öbür yandan Geç Hitit etkileri altında kalmış olmakla birlikte özgün ve Anadolulu bir kültür oluşturmuşlardır.

Umara göre ise "Frigler, bir çok kanıta göre, Hitit İmparatorluğunu yıkan Trak sürüleriyle hısımlığı olan bir halktı."

Frigler hakkında genel görüş bu yönde olmakla birlikte kökenleri tartışmalıdır. Ancak bizim de kabul edeceğimiz görüş Friglerin Trak kökenli oldukları yolundaki görüştür.

Trak kabileleri, bizim bugünkü Trakya'ya adını vermiş olan kabilelerdir. Bu halkın kökeni de tartışmalıdır.

Erzene göre tarihte Traklar olarak bilinen halkın memlekete göç suretiyle gelmelerinden çok önce , çok daha seyrek de olsa , ülkenin yerli bir halk tarafından iskan edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. En eski halkın ırk durumu hakkında fazla bilgimiz yoktur. Aynı zamanda eski yerli halkın ülkeye gelen göçmen Traklara karışması hakkında da bilgilerimiz az ve yetersizdir. Bize kadar gelen belgelere göre Traklar geç antik devre kadar Kuzey Avrupa ırk tipinin oldukça kuvvetli bir temsilcisidir."

Trakların Kuzey Avrupa ile dil alanında da ilgileri vardır. Trak dili ve Frig dili Hint-Avrupa dil ailesi içince Satem grubuna aittirler.

Daha kesin olmamakla birlikte Friglerin Keltlerle akraba oldukları ve ezoterik mirası ortak paylaştıkları akla gelmektedir.

Hitit İmparatorluğu yıkılışa geçtiği yıllarda Anadolu kuzeydoğudan Kafkaslar, batıdan da boğazlar üzerinden gelen birtakım göçmenlerin etkisine girmeye başlamıştı. Doğudan gelenlere Muşki deniliyordu ve Elazığ yöresine yerleşmişlerdi. Batıdan gelenler ise Brig adını taşıyorlardı. Yavaş yavaş Orta Anadolu'ya geçen bu boylardan Frigler, Polatlı yöresine, daha doğrusu başkentleri olacak Gordion'a varmışlardı. Uzun bir karanlık dönemden sonra, MÖ sekizinci yüzyılda merkezi bir krallık durumuna gelen Friglerin bu kavimlerin kaynaşmasından oluştuğu düşünülmektedir.

Bunlardan Muşkiler daha MÖ On ikinci yüzyıldan itibaren Asur belgelerinde yer almışlardır. Hatta efsanevi Midas'a kaynaklık etmiş olduğu düşünülen Mita adına da Hitit belgelerinde rastlanmıştır.

Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta, ilk akınlarla Frig Krallığı kurulana kadar geçen süredir. Hitit İmparatorluğu yıkılırken Anadoluda ilk varlık gösteren Muşkiler'dir. Ancak Frig devletinin ortaya çıkması daha çok zaman almıştır.

Sedat Alp, bunu şöyle açıklamaktadır : Asurlular Mu'ki ülkesinin kralı Mita'dan haberdardı. Bunun Frig kralı Midas olduğu uzunca bir zamandan beri kabul edilmiştir. Bu eşitlikten ilk bakışta Frigya ile yalnız Asur kaynaklarından tanınan Mu'ki ülkesinin aynı ülke oldukları akla gelse de, ilk kez Ekrem Akurgal'ın gösterdiği gibi Friglerin maddi kalıntılarına MÖ 8. yüzyıldan önce Anadolu'da rastlanmadığı ve ve Mu'ki ülkesinin ise daha I. Tiglatpileser zamanında (tahminen MÖ 1112-1074) yukarı Dicle bölgesinde varlığını gösterdiği göz önünde tutulursa, Frigler ile Mu'kilerin aynı kavim olduklarını kabul etmek zordur. Olsa olsa Asurlular bunu yakıştırmış olabilirler. Asurlularon Friglerden söz etmemesi dikkat çekicidir. Belki de Friglerin siyasal açıdan Mu'kililer üzerinde etkili olmaları, onların Mu'kililer ile ilgilendirilmelerine neden olmuştur.

Bu belirsizliğin nedeni kuşkusuz Anadolu'nun Hitit İmparatorluğunu da yıkan istilalardan sonra yaşadığı karanlık çağlardır. Bu devire 'karanlık çağlar' adını vermemizin başlıca nedeni ise elimizde yeterli belge olmayışıdır. Bir başka nedeni ise siyasi birliğin kurulamamış olmasıdır.

 Anadolu'da siyasi birlik ancak MÖ sekizinci yüzyılda kurulabilmiştir.

Bu dönem Asur kayıtlarında da Friglerele ilgili ifadelere rastlanmaktadır. MÖ 709 yılında II.Sargon'un bir yazıtında 'benden önceki krallara boyun eğmeyen Mita' diye bir ifade vardır.

Asurlarla yapılan barış anlaşmasından sonra Asur kayıtlarında Muşki kralı Mita'nın adına rastlanmaz, ancak Frigya kralı Midas Yunan kaynaklarında görülmeye başlar. Bir başka deyişle MÖ yedinci yüzyıldan itibaren Friglerin Yunan halkları ile olan ilişkileri başlamış olur.

Daha öncede belirttiğimiz gibi Yunan kaynakları, kısıtlı tarih bilgileri bakımından yeterli olmayabilir, ancak şu an için en önemli detaylı kaynak oldukları için Frigler ile ilgili bilgilerimizin bir bölümünü bunlara dayandırmak zorundayız.

Yunan kaynakları Friglerin ilk kralının Gordios olduğunu ve Friglerin başkenti Gordion'un adını bu kraldan aldığını söyler. Bugün Polatlı yakınlarında kalıntıları bulunan bu şehrin adının kökeni daha önceki Anadolu dillerinden gelmesi ve bu ismin sonradan Hellenler tarafından uydurulmuş olması olasılığı yüksektir. Zaten Gordios ile ilgili Yunan Arrianos'un anlattıklarından başka da önemli bir kaynak yoktur.

Friglerin efsanevi kralları ise Midas'tır. Midas'ın tek bir kişinin adı mı yoksa hükümdarlara verilen bir ad mı olduğu belli değildir, ancak Mita adının da hem Asur hem Hitit kaynaklarında varolması bu isimle en az bir kişinin hükümdarlık yaptığını doğrulamaktadır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, Midas adı pek çok efsaneye karışmıştır. Bu efsaneler çok eski dönemleri anlatan Yunannbsp' efsaneleri olduğu gibi, gerçekten Anadolu kökenli de olabilirler.

Bu dönemde Frigya'nın bölgede gerçekten büyük bir güç olduğuna kuşku yoktur. Midas'ın efsanede her tuttuğunu altın yapması her ne kadar ezoterik bir motif olsa da kökenini bu dönemdeki Frigler'in zenginlikleri için anlatılanlardan almıştır. Midas'ın tahtını Delfoi'deki tapına adaması da bu tahtı gören Yunanlıları Frigya'nın zenginliği karşısında şaşırtmıştır.

Bu dönemde Yunan halkları ve Frigya arasındaki ilişkiler de yoğunlaşmıştır. Yunanların Frigya'yı en eski halk olarak görmesi de bu dönemde Yunan halklarının Anadolu kültürü ile Frigler vasıtası ile ilk olarak karşılaşmasından gelmektedir.

Ancak Frgilerin bu parlak günleri fazla sürmemiş ve Kimmer istilaları altında Frig Devleti tarihe karışmıştır.

Ancak Frigler ve Frig kültürü Anadolu'da Roma dönemine kadar yaşamış, ve Phrygia diye adlandırılan bu bölgede eski inançlar yaşamıştır.

Anadolu Uygarlıkları içinde en ilginç olanlarından biri ve Yunan Uygarlığını en çok etkileyeni Friglerdir diyebiliriz.

Frigler Anadoluda Eskişehir, Kütahya, Afyonkarahisar arasında kalan bölgede yaşamışlardır. Bu bölgelerde Yunan toplulukları ile karşılaşan Frigler Yunanlılar tarafından bu coğrafyanın yerli halkı olarak görülmüşlerdir.

Aslında Yunan Uygarlığı Anadoludan aldığı her etkileşimi Friglere bağlamıştır, çünkü Yunanlılara göre en eski halk Friglerdir. Herodotos bunu şöyle anlatır:

"Mısırlılar, Psammetikos zamanından önce, kendilerini dünyanın ilk insanları sayıyorlardı. Ama gün gelip de Psammetikos krallığı ele alınca ve ilk insanların kimler olduğu merakına düşünce, işte o günden sonra diyorum, kendilerini gene bütün öbürlerinin en eskisi saymakla birlikte, Phrygialıların kendilerinden de eski oldukları kanısına geldiler. Psammetikos, soruşturmalarına rağmen, dünyaya gelen ilk insanların kimler olduğunu öğrenemeyince şu çareye başvurdu: Bir çobana, rastgele iki tane yeni doğmuş çocuk verdi, bunlar ağıla konacak ve şöyle büyütülecekti' çoban, belli saatte keçileri alıp yanlarına götürecek, süt içirip iyice doyuracak, sonra da kendi işlerine bakacaktı. Psammetikosun böyle yapmasının nedeni, çocukların viyaklamalar çağını aştıktan sonra ağızlarından çıkacak ilk sözü yakalamaktı' gerçekten de öyle oldu. Üzerinden iki yıl geçince, bir gün çoban, kapıyı açıp içeri girdi, önünde diz üstü oturan iki çocuk, ellerini uzatarak, «Bekos» diye bağırdılar. Çoban bu sözü ilk duyduğunda bir şey demedi, ama daha sonra da her gelişinde aynı sözü işitince efendisine haber verdi ve isteği üzerine çocukları kendi görsün diye aldı ona götürdü. Psammetikos kendi kulağı ile de duyduktan sonra, herhangi bir şeye bekos adını vermiş olan insanların kimler olduklarını aramaya koyuldu' araya taraya Phrygialıların ekmeğe bekos dediklerini öğrendi. Böylece ve bu ipucuna tutunarak Mısırlılar Phrygia'lıların kendilerinden daha eski olduklarını itiraf ettiler. (II,2)

Zaten eski Yunana ait ezoterik öykülerde, çok eski zamanlarda geçtiğinin belirtilmesi için kahraman efsanevi Frig kralı Midas olmaktadır. Böylece Midas öyküleri eski masallar gibi kulaktan kulağa yayılmıştır.

Frig kültürü Yunan ve Roma uygarlığı içinde yaşamaya devam etmiştir.

Friglerin yaşadığı bölge İS beşinci yüzyıla kadar da Roma kaynakarında Phrygia olarak anılmıştır.

FRIG DİLİ

Frigce Orta Anadolu'dan Kütahya'ya , kuzeyde Kastamonu'ya kadar yayılmıştı. Frgice dil olarak daha çok Makedonların atalarının diline benzemektedir. Yunanca ile benzerlikleri olsa da Makedonların atalarının dili ile olan benzerlik kadar değildir. Bu dilin kökeni hakkında daha ortak bir görüş birliğine varılabilmiş değildir. Bu dilin Hint-Avrupa kökenli olduğunu söyleyenlerin yanında yerli bir dil olduğunu da söyleyenler vardır. Frig dili İmparatorluğun yıkılmasıyla tarihe gömülmemiş, Roma zamanına dek dağlık bölgelerde kullanılmıştır. Anadolu'da bir çok yerde rastlanan Frig yazısı ise daha tam olarak çözülebilmiş değildir.

FRİG İNANÇLARI

Frig inançları içinde en çok tanınmışı kuşkusuz ana tanrıça kültüdür. Yunanlıların Kybele olarak adlandırdıkları Frig ana tanrıçası aslında Anadolu'nun en eski tanrıçalarından biri olan Kubaba'dır.

Frigler Anadolu'ya geldiklerinde, kuşkusuz karanlık çağlar boyunca, buranın yerli kavimleriyle ilşkiye geçmiş ve bu kültü almışlardır.

Bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde bulunan bir çok Kybele yontusu da bu kültün yaygınlığı hakkında fikir vermektedir.

Frig ana tanrıça figürlerinde ana tanrıçanın başında kulebiçimli bir taç gözükmektedir. Bu onun egemenliğini simgesi olarak yorumlanmaktadır.

Friglerce Kubile diye de adlandırılan ana tanrıçanın Frigce bir başka ismi de Agdistis'tir.

 Tanrıça'nın en önemli tapınma yerlerinden biri bugün Sivrihisar'da bulunan Pessinus idi. Burada , büyük olasılıkla, bir meteor olan , gökten inen tanrıça idolünün bulunduğu yerdi. Çok uzun yıllar ana tanrıça tapımının merkezi olan bu yer Roma döneminde dahi önemini kaybetmemiş, Romalılar, Kartaca'ya karşı olan savaşı kazanabilmek için bu taşı MÖ 204 yılında Roma'ya götürmüşler ve bunu Magna Mater (Ulu ana) diye adlandırmışlardır. Strabon (MÖ 64- MÖ 21) burayı ve buradaki kültü şöyle anlatır: ' Pessinos dünyanın o kısmındaki en büyük ticaret merkezi olup, büyük saygı gören Tanrılar Anasına ait tapınak buradadır. Ona Agdistis derler. Eski devirlerde rahipler aynı zamanda hükümdardı ve rahipliğin sağladığı nimetleri onlar biçiyorlardı. Fakat şimdi ticaret merkezi hala ayakta durduğu halde rahiplerin yetkileri çok azalmıştır. Kutsal bölge, Attaloslar tarafından kutsal bir yere yakışacak şekilde, bir tapınak ve beyaz mermerlerden portikler ilave edilerek yapılmıştır. Romalılar [] Kybele'nin kehaneti doğrultusunda oradaki tanrıçanın heykelini almak üzere girişimde bulunarak tapınağı ünlü kılmışlardır. Kybele'nin ismini Kybeon dağından aldığı gibi, DindimenÃ?ª ülkesi de ismini üst tarafındaki Dindymon dağından almıştır. Yakınında Sangarios nehri akar' ve bu nehrin üzerinde eski Phrygialılara, Midas'a, hatta kendi devrinden önce yaşamış olan Gordias'a ve diğerlerine ait iskan kalıntılarına rastlanır, fakat bu izler kentlere ait olmayıp, büyükçe köyler niteliğindedir. Strabon tabii ki burayı kendi çağının görüş açısına göre anlatmıştır. Ancak daha sonra burada yapılan kazılar da Kybele tapınağını ve Roma kalıntılarını açığa çıkartmıştır.

Pessinus ana tanrıça için yapılmakta olan törenlere sahne olmakta, kendini ana tanrıçaya adayanların merkezi konumunda bulunmaktaydı. Erkekler burada kendilerini ana tanrıçaya adamak için erkeklik oraganlarını da kesmekteydiler.

Burada aynı zamanda Attis kültü törenleri de yapılmaktaydı. Anadolu'nun ana tanrıçası aynı zamanda toprak ana olduğundan bunu dölleyecek bir tanrıya ihtiyaç vardı. İşte Attis Kybele'yi dölleyen tanrı idi. Ancak bu tanrı yaz sonunda ölmekte ve böylece de doğa, tanrı ilkbaharda yeniden doğana dek uykuya yatmaktaydı. Mezopotamya inançlarında da görülen bu motif, Kybele kültü ile birlikte yaşamış ve Yunan mitolojisine de Adonis şeklinde geçmiştir. Bu kült aynı zamanda da bazı gizem kültlerine kaynaklık etmiştir. Bu kültler Anadolu'da Frig devletinin yıkılışından sonra da devam etmiştir.

Barnett, Attis efsanesinin çok ilginç bir yönüne dikkat çekmektedir:

“Bir uyarlamaya göre, Agdistis, Pessinus kralının damadı yakışıklı Attis'e aşık olan, onu ve onun kentini yıkıma götüren, kendini hadım edip böylece dişi olan iki cinsiyetli bir canavar idi. '] Öykünün çok kısaltılmış, daha yumuşak bir uyarlaması, gençliğinin ve güzelliğinin baharında bir yaban domuzu avında öldürülen Attis'e Agdistis'in duyduğu aşkı anlatmaktadır. Fakat her yıl ilkbaharda, kendi kendini sakatlamayı içine alan coşkulu yas ritüelinin uygulayan inananların vasıtasıyla, Attis her yıl yeniden diriltilir ve böylece doğanın ölmüş kuvvetleri canlandırılırdı. Ritüel esnasında, heyecan öyle yüksek bir noktaya varırdı ki, tanrıçanın en ateşli inananları kendilerini tanrıça ve Attis'in şerefine hadım ederlerdi Tanrıçanın bu vahşi tapımı ' ki onun uğruna yakışıklı aşığı acı çekmiş ve ölmüştür- erkenden batıya doğru İonia'ya süzülmüş, fakat daha yumuşak ve gerçekten daha romantik bir biçimde, Anadolu ile bağlantılı çeşitli Hellen mitoslarında yansımıştır. Bu mitoslarda, bir tanrıçanın aşık olduğu fakat bu aşkıyla ona talihsizlik getirdiği bir gencin teması ortaya çıkmaktadır Kybele ya da ana tanrıçaya ait kutsal yerlerin dağlarda ya da kayalıklarda olduğuna inanılmaktaydı. Anadolu'da bu amaçla yapılmış bir çok sunak yerine rastlanmıştır. Atrıca bu sunaklarda ve kayalarda Kybele heykelinin konulduğu nişlere de rastlanmaktadır.

Bunlardan en önemlisi kuşkusuz Midas Şehri (Yazılıkaya) civarındaki sunaklardır. Buralarda kayalara oyulmuş sunaklar ve özellikle de basamaklarla çıkılan taht biçimindeki oymalar, buraların kült merkezleri olduğunu göstermektedir. Meşhur Midas anıtı da, içinde yazan 'MATEP' (anne) yazısının gösterdiği gibi ana tanrıça kültünün önemli yerlerinden biridir.

Anadolu'nun başka yerlerinde de bu tip sunaklara rastlanmaktadır. Bunların bazılarında ise Frig yazısı da bulunmaktadır.

Frigler'de Ana Tanrıça tapımı dışında Güneş tanrısı Sabazios ve Ay tanrısı Men tapımları da vardı. Bunlardan Men'in özellikle eski Anadolu'nun Ay tanrısı ile ilişkisi olduğu düşünülebilir. Hatta bu tanrının omuzunda hilal ile gösterimleri de bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Bu tanrıların Frigler tarafından daha sonradan benimsendiği de düşünülebilir.

Frigler'de bunların dışında da eski Anadolu inançlarının izlerine rastlamak olasıdır. Eski Anadolu inançlarında geçen hayvan motiflerine Frigler de de rastlanmaktadır. Pazarlı kazılarında ele geçen boğa ve arslan mücadelesini anlatan kaplama plakalar da bu konuda çok anlamlıdırlar.

FRİGLER'DE ÖLÜ GÖMME ADETLERİ

Frigler'de başlıca iki farklı ölü gömme adeti vardır. Soylular ve zenginler için uygulandığı düşünülen bu tür ölü gömmelerin Frigya'da uzun süre uygulandığı anlaşılmaktadır. Yoksul halkın ise gömüldüğü ya da yakıldığı düşünülmektedir. Ancak yoksul halka ait mezarlar daha yeterli sayıda bulunamadığı için bu konuda bir şey söylemek için erkendir.

Ölü gömme adetlerinin biri kaya mezarlarına gömme idi. Frig döneminden kalma bir çok kaya mezarlarına rastlanmıştır. Midas şehri yakınlarında ve Frig topraklarının büyük bölümünde kaya mezarlarına rastlanmıştır. Bazıları anıt-mezar şeklinde olan bu kaya mezarları ne yazık ki defineciler (hatta Romalıları da katarsak yüzyıllar boyu) ağır tahribata uğramışlardır.

Friglerin en tanınmış ölü gömme adetleri ise tümülüsler yani tepe şeklinde yığma mezarlardır. Gordion'da ve Ankara'da sık olmak üzere diğer Frig şehirlerinde de rastlanılan tümülüs adetinin Friglere Trakya'dan geldiği düşünülmektedir. Ahşap mezar odasının üzerine toprak yığarak oluşturulan tümülüslerde çeşitli şekillerde yapılmışlardır.

Tümülüsler hakkında Sevin şöyle yazmaktadır:

Frygia tümülüslerindeki mezar odalarının ahşap konstrüksiyonu ileri bir tekniğin eseridir. Ölüler önceleri yakılmadan ahşap sedirler üzerinde uzatılmış, MÖ 7. yüzyılın sonlarından itibaren de , büyük bir olasılıkla batıdan, Yunanistan üzerinden gelen etkilerle yakılmaya başlanmıştır. Ahşap mezar odasına ölü ve ölü armağanlarının bırakılmasından ve ahşap çatının kapatılmasından sonra, odanın üzeri büyük bir yığma tepeyle örtülürdü. Mezar odasının üzerine yığılan tepenin yapımında bazı kurallara uyulması zorunluydu' aksi takdirde binlerce ton ağırlığındaki toprak yığınının ahşap mezar odasının üzerine yapacağı baskıyı önlemek olanaksızdı. Mezar odasının çatısı çatılıp, bunun üzerine taş ve toprak yığıldıktan sonra bir daha açılması olanaksızdı. Ancak tek tehlike mezar soyguncuları idi. Bu nedenle mezar odasının yer seçiminde dikkatli olmak gerekiyordu. Toprak yığını altında kalan mezar odalarının yeri büyük tümülüslerde tam ortada, zirvenin tam altına gelen bölümdeydi. Alçak tümülüslerde, mezar odasının yerini gizleyebilmek esastı ve bu nedenle mezar odaları merkezden uzak yerlere yerleştirilirdi. En meşhur tümülüs kuşkusuz Midas Tümülüsü ya da diğer adıyla Büyük Tümülüs'tür. Burada yapılan kazılarda bronz ölü eşyaları, ahşap eserler ve bir çok arkeolojik eser bulunmuştur.

Trakyalı Spartakus

Önderlik yeteneğiyle dikkati çeken Trakyalı bir köle olan Spartaküs, bir olasılığa göre Roma ordusundan kaçmış, haydutluk yaparken yakalanmış ve köle olarak satılmıştı. Spartaküs İÖ 73'te kendisiyle birlikte Capua'daki gladyatör okulundan kaçan 77 arkadaşıyla Vezüv Yanardağı 'na sığındı. Küçük bir Roma ordusunca kuşatılan kaçaklar, bir uçurumdan aşağı inerek Romalı askerleri şaşırtıp kaçmayı başardılar. Spartaküs, kendisine katılan ve sayıları 100 bine ulaşan kaçak köle ve gladyatörlerle Lucania'ya doğru yürüdü. Amansız bir çatışma sonucunda Publius Varinius'u yendi ve Thuria ile Metapontion kentlerini yağmaladı. Spartaküs artık Güney İtalya'ya egemen olmuştu. Roma Senatosu birden tehlikenin farkına vardı. İÖ 72'de iki konsülün yönetimindeki güçler Spartaküs'ün üzerine gönderildi.

Spartaküs onları yendikten sonra kuzeye, Alpler'e doğru yürüyüşe geçti. Gallia Cisalpina valisi onu durdurmaya çalıştıysa da, yenilgiye uğradı. Köle ordusu artık Alpler'i geçebilir ve güvenlik içinde dağılabilirdi. Ne var ki, kimse İtalya'dan ayrılmak istemedi. Spartaküs, ister istemez güneye yürümek durumunda kaldı. Lucinia'ya geri dönen ordu, orada ilk kez Marcus Crassus'a yenildi. Spartaküs, Sicilya'ya geçmeyi tasarlayarak Messina'ya çekildi. Onları kaçırmaya söz veren korsanlar sözlerinde durmadı. Crassus köleleri kuşattıysa da, Spartaküs kuşatmayı yararak çekildi. Daha sonra, İÖ 71'de, savaşmakta direnen köleler Romalılarca kılıçtan geçirildi. Spartaküs, Crassus'a saldırmak üzere ilerlerken öldürüldü. Romalı general Pompeius, Spartaküs'ün ordusundaki çok sayıda kaçağı yakalayıp öldürdü. 6000 kişiyi tutsak alan Crassus, Appia Yolu boyunca tümünü çarmıha gerdirdi...

Traklar ve Vize

TRAKLARIN GENEL TARİHİ VE BİZYE'NİN (VİZE) KONUMU

Maden kaynakları açısından olduğu kadar, zengin tarım potansiyeli açısından da önem taşıyan Trakya toprakları burada yerleşik kabileler kadar Doğuda ve Batıda bulunan yabancı kabileler, uluslar ve Antik çağın en önemli güçlerinin ilgi ve hareket alanı olmuştur. Batıdan Yunan şehir devletleri, doğudan Persler tarafından ilgi alanı olan Trak toprakları Makedonyalılar ve Romalılar tarafından da önemsenmiştir. Ayrıca, Kuzeyden gelen İskit'lerin ve Orta Avrupa'dan gelen Kelt'lerin de Trakya üzerinde önemli bir etkinlikleri olmuştur. Istranca dağları eteklerinde kurulmuş olan Vize genel olarak günümüz Doğu Trakya topraklarının Güneyi ve Meriç üzerinde görülen Yunan ve diğer yabancı hakimiyetleri ve etki sahaları dışında, Traklara terk edilmiş bulunan iç bölgelerin kalbinde bulunmaktadır.

Bu sebeple de Roma öncesi süreçte önemli bir Trak merkezi olarak iskan edildiği kesindir. Vize çevresinde dağılmış bulunan çok sayıdaki tümülüs ve diğer arkeolojik veriler de bunu göstermektedir. Fakat, Trakların yazılı bir tarihi olmaması sebebiyle bu devirler hakkında fazla bir tarihi veri bulmak imkansızdır. Bu süreci dolduracak yapılmış ve yapılacak olan arkeolojik çalışmalar olacaktır. Kanunsuz kazı ve hazine arayıcılığı nedeniyle hızla tahrib olan bölgenin hızla incelenmesi ve daha detaylı çalışmalara ihtiyacı olup, bu çalışmalar Vize'nin geçmişinde karanlıkta kalan yönleri aydınlatacağı gibi, ulusal ve evrensel kültür mirasına da katkıda bulunacaktır. Fakat ne yazık ki, bölgede hazineci faaliyeti yoğun, bilimsel çalışmalar sınırlı kalmıştır.

Trakya tarihine genel bir bakış yapmak ve eldeki bilgilerle Vize'nin bu süreçteki rolünü belirlemek için, Trakların genel tarihine bakmak gereklidir. Trakların eski Neolitik Kültürlerden gelen ve onların gelişmesiyle oluşan yerli bir kültür mü, yoksa kökeni Dinyeper ve Diniester ırmakları veya Karpatlar bölgesine giden ve oradan göç ederek güneye inen kavimlerin hareketiyle mi oluştuğu konusu önemle üzerinde durulan bir konudur. Fakat kesin olan bir gerçek varsa, o da Trakları belirleyen kültürel özelliklerin başında gelen bronz ve daha sonra, demir aletleri kullanımı ve Trak kültürü içinde madenciliğin. önem taşıması ve ateşin kutsanması onların nüvesinin Geç Bronz Çağı ve Avrupa Demir Çağı ile ilgili olduğunu ve Demir Çağı içinde Trak kültürü ve yaşam biçiminin şekillendiğini göstermektedir. Traklar muhtemelen Bronz Çağı sonlarını teşkil eden süreçten sonra M.Ö. 1000 civarında bölgenin madenlerce zenginliği ile bağlantılı olarak şekillenmiş ve Kuzeyden gelen yeni göç dalgaları ile mahalli anlayışlara dayalı hayatın bir karışımı olarak bilinen hayat ve kültürel özelliklerini kazanmışlardır. Gerçi Traklarla ilgili ilk veriler M.Ö. 2. binin ikinci yarısına çıkmaktadır. Homeros'un İlyada'sında Troya'nın müttefiği olarak - Kuzeybatı Anadolu ve muhtemelen Trakya'nın Marmara kıyıları ve Gelibolu Yarımadasına yerleşmiş- Trakların bahsi geçmektedir.

M.Ö. 1000-800 arasında Trakların aynı zamanda baş rahip de olan şeflerin yönetiminde kabileler oluşturduğu anlaşılmaktadır. Antik mitoloji'de önemli bir yer alan Orfeus'un bu süreçte yaşamış bir rahip ve kabile şefi olduğu söylentisi yaygındır. Özellikle Dolmen tipi anıtlarla bütünleşen mezarlar ve açıkhava tapınaklarıyla bu süreçte yaşayan kabileler, Trakya'nın dağlık bölgelerine dağılmıştır.

M.Ö. 8. ve 7. yüzyıllarda Yunan Kolonilerinin Ege kıyılarına yerleşmeye başlaması ile birlikte, Trakya üzerinde kabile konfederasyonlarıyla birlikte, büyük arazi sahipleri ve onlara bağlı toprağa bağlı köylülerden oluşan bir sosyal sistem oluştu. Yunan kaynaklarından isimleri hakkında bilgi sahibi olunan çok sayıdaki kabile ile temsil edilen Traklar ve kııyda yer alan Yunan kolonileri arasında canlı bir ticaret ağı oluştu. Traklar odun, kömür, maden tuz, balık gibi ürünler ihrac ederken, Yunanlılardan seramik, metal eşya, lüks eşya, zeytin yağı ve şarap ithal ediyorlardı. Trak kabilelerinin tamamen bir yere bağlı olmadığı, zaman zaman yer değiştirdikleri de görülmekteydi. Bu süreçte, Istranca dağlarının eteklerinde Astai (Ast) kabilesi ile birlikte İğneada ve Midye (Kıyıköy çevresinde Tynler) ve onlara bağlı bir kabile olan Tranipsalar'ın varlığı teşhis edilmektedir. Tynlerin yukarısında Melanditler vardı. M.Ö. 8.-7. yüzyılda Anadolu'ya göç eden ve burada bir devlet oluşturan Bithynler'in du Tynlerle ilişkisi vardı.

M.Ö. 6. ve 5. yüzyıllarda Persler'in İskitlerle ve daha sonra Yunan şehirlerine karşı düzenledikleri seferler arasında, Persler Trakya üzerinde hakimiyetlerini tesis ettiler. Genellikle, Trak kabileleri ile iyi ilişkiler kuran Persler'in hakimiyetini kabul eden kabileler arasında Skyrmialar ve Nipsalar'ın adı geçmektedir. Bu kabilelerden Nipsalar Istranca dağlarının kuzeyinde bir bölgede yerleşmişti. Bu kabileler arasında Astlar'ın ismi Heredot tarafından belirtilmemektedir. Bu süreçte bölgede etkin olarak Nipsalar'ın etkin rol oynadığı muhtemeldir.

M.Ö. 5. yüzyılda madeen yatakları sebebiyle Atina ve Trak kabileleri arasında çekişmeler ve savaşlar oldu. M.Ö. 5. yüzyıl Meriç havzasında yerleşmiş bulunan Odrisler'in yönetimi altında bir Trak Krallığının kuruluşuna sahne olmuştur. Odris şeflerinden Teres (M.Ö. 460-440) başkanlığında teşekkül eden devlet, Pers yönetim sistemini esas olarak kabul etmişti. Merkeze bağlılığını bildiren yöneticiler etrafında şekillenen bu sistem içinde küçük çiftçilik yapan halk yöneticilerin malikaneleri etrafında yaşıyordu. Orduya ise Trak halkı piyade, yöneticiler ve seçkin asiller ise süvari olarak katılıyordu. Meriç ve Ergene ovalarında oturan kabileler bu orduya asker vermekle yükümlüydü. Daha batıda olan kabileler bağımsızdı.

M.Ö. 5. ve 4. yüzyıllar arasında vuku bulan olaylar arasında Atinadan Odris Kralı Stalkes ile birlikte Vize (Bizye) deki Ast Kralı Tereus'a bir heyetin gönderildiğini öğreniyoruz. Bu da bize bu esnada Doğu Trakya'da güçlü bir Ast Devleti'nin mevcudiyetini göstermektedir.

4. yüzyılda Makedonyalılar Trak topraklarında ilerlemeye başladı. Önce kral II. Filip (M.Ö. 359-336) ve oğlu Büyük İskender (386-323) Traklarla önemli dsavaşlar yaparak bölgeye hakim oldu. İskender'in ölümünden sonra Generallerinden Lysimachus (323-281) Trakya yöneticisi oldu. Seuthes III'ün kısmi başarılarına rağmen Lysimachus M.Ö.305'te hakimiyetini kurmuştu. Ama ölümüyle, 281'de Trak kabileleri tamamen bağımsız kaldı.

 M.Ö. 3. yüzyılda Keltler batıdan Trak topraklarını işgale başladılar ve Trakya'yı baştan başa geçerek, Bizans'a kadar ilerlediler.(M.Ö. 279) Keltler, Odris toprakları civarında Doğu Trakya'nın Batı kesiminde odaklanan bir devlet kurdular. 60 yıl kadar yaşayan bu kelt devleti Traklar tarafından ortadan kaldırıldı. Yerine yerel Trak devletçikleri kuruldu. Bütün yabancı işgal ve akınlar Trak bağımsızlığını ve kültürel kimliğini yok edememişti.

M.Ö. 2. yüzyılda İskender'in halefi olan devletlerden Selevkoslar arasındaki Trakya hakimiyeti çekişmesinde, Makedonyalılar Romalılarıda bu çekişmeye dahil ettiler. Bu esnada, M.Ö. 188 tarihinde Meriç'in denize döküldüğü bölgede Roma ordusuna baskın yapan 4 Trak kabilesi arasında Bizye (Vize) den gelen Astlar'ında adı geçmektedir. Makedonyalılar iç Trakya'yı ele geçirmeyen çaba sarfederken, Odrisler tekrar idareci bir kabile olarak ortaya çıktılar. 2.yüzyıl içinde Makedonya ve Roma arasındaki savaşlarda Trak kabilelerinin bir kısmı Makedonyalıların safhında yer aldı. İç karışıklıkların yoğunlaştığı Trakya üzerinde değişik kabileler etkin olurken, 2. yüzyıl sonunda Roma'nın Makedonyalılara üstünlük kurması Trakları Anadolu'nun kuzeybatısındaki Bithinyalılara yakınlaştırdı. M.Ö. 1.yüzyılda Roma ve Traklar arasındaki ilişkiler büyük bir mücadele halinde geçti. Değişik kabilelerden oluşan Trak kabileleri içinde Romalılarla dost olanlar da vardı. Fakat bu yüzyıl içindeRomalıların kesin bir başarı elde etmesi mümkün olmadı. Trakya toprakları kuşatılmış olarak otonom bırakıldı. M.Ö. 1. yüzyılın sonunda Odrisler Romalıların dostu olarak görünürken, Khaimetalkes ve kardeşi Rhaskuporis, Roma'nın vasalları olarak MS. 7 yılında ön plana çıktılar.

İsyanların yoğun olduğu bu dönemde Roma adına bu isyanları bastırmakla görevliydiler. Odris ve Ast krallarının mirasına sahip olan bu Sepeian kralları kendi aralarında da anlaşamıyordu. Rhaimetalkes'in ölümü üzerine oğlu Kotys'e Trakya'nın Güney kısmının verilmesi Rhaskuporis'i rahatsız etti. Kendisine kalan Kuzey Trakya ile yetinmeyen Rhaskuporis yeğinini ortadan kaldırttı. O da Romalılar tarafından MS. 192 de İskenderiye'de öldürtüldü. MS. 11'deki Bessi isyanıya sarsılan bölge, özgürlüğüne düşkün Traklar'ın özgürlük ateşiyle, MS. 21'de tekrar tutuştu. Romalılara ve onlara bağımlı Trak yöneticilerine duyulan öfke büyüktü. Romalılar direkt olarak yönetime el koymak isteğiyle defazla birşey yapamıyordu. MS. 26'da yayılan isyan dalgaları bastırıldı. Büyük biy yayılım alanı bulunan isyan sırasında yüksek dağlık bölgeler üzerinde kurulmuş doğal tahkimata sahip -muhtemelen Avrupa Demir Çağı kalelerinin uzantısı olan- Trak kalelerinin isyancılar için avantaj sağlamış olması muhtemeldir. Belki de bu mahal, büyük Trak isyanının bastırılmasında önemli bir etki yapan, içine sığınmış olan Traklar'ın açlık ve susuzluk nedeniyle teslim olduğu önemli bir kaledir. Traklar'ın bir kısmı teslim olurken, diğer bir kısmı da, intihar etmeyi yeğlemişti.

İsyanların bastırılmasından sonra Sapeianlardan Kotys'in büyük oğlu Rhaimetalkes MS. 38'de Roma tarafından desteklenen bir Kral olarak seçildi. Dacia haricinde ayakta kalan son Trak kralı olan Rhaimetalkes'in ve dolayısıyla Traklar'ın son başşehri, bu krala ait olduğu anlaşılan Vize A Tümülüsü'nün de gösterdiği gibi Vize'dir Rhaimetalkes MS.45'te öldürülünce, Trakya'nın son kalan kısmı'da Claudius (MS.41-45) devrinde MS.46 tarihinde tamamen Roma'ya bağlanarak bir eyalet oldu. Son Trak izleri Orta Çağ içlerine kadar uzak dağlık bölgelerde yaşadıktan sonra, Hristiyanlığın da etkisiyle ortadan kalktı.

VİZE ÇEVRESİNDEKİ TRAK İZLERİ

Trak tarihinde önemli bir yeri olan Vize çevresinde dağılmış çok sayıdaki arkeolojik eser arasında özellikle, Vize ovasına dağılmış çok sayıdaki Tümülüs dikkat çekicidir. Bunların bir kısmı 1938 ve 1939 yıllarında açılmış ve bir kısmı da çeşitli şekillerde soyulmuş ve bilimsel hiçbirşey bırakmadan tahrib olmuştur. Vize ilçesi sınırları içinde ovadakilerden başka yerlerde de Tümülüsler mevcuttur. Bütün bu tümülüsler içinde bilimsel araştırmayı bekleyenler de doğal olarak vardır. Tümülüslerin hepsi mezar odası vermediği gibi bir kısmı yakma izleri ve at kemikleri göstermektedir. At mezarı olarak nitelenen bu tümülüsler, esasında Traklar'ın Orfik dinleriyle ilgili tören ve kurban yerlerinin uzantılarıdır. Kutsal bir olan at saflanma ritüali olan yakma ayinleriyle birlikte evrenin güçlerine destek vermek ve yeniden doğuşa hizmet etmek için ayinlerde önemli bir yer tutuyordu. Zaten tümülüslerin kendileri de Orfik törenlerin ve inanışların bir uzantısı olarak, Chtonik dünya görüşünün yer yüzündeki sembolüydü. Bu noktada Vize'nin arkasına düşen vadi içindeki Bizans devrinde kullanılan mağara kliselerinde kökenini Traklardan alması Orfik mezar gelenekleri ve ayinlerle ilişkili olması muhtemeldir.

Bunlar dışında Trakya'nın değişik yerlerinde rastlanan megalitik anıtlar da bu Orfik ayinlerle ilgili olup, yüksek yerleri seven Trak din adamlarının ayin yaptığı insan ve hayvan kurbanları verdiği sunaklar olarak dikkat çekmektedir. Bu megalitik anıtlarla birlikte mağaralar Orfik dinin en önemli öğeleri arasında yer almaktadır. Kurbanların genellikle at ve kadınlar olduğu bilinirken, erkeklerin de kurban edildiği anlaşılmaktadır. /Heredot IX-119/. Boş mezarlar olarak karşımıza çıkan Senotaf gömüler de bu kurban ritleriyle ilgili olup, Orfik Zagreus kültünün uzantısıdır. Ve son olarak da ateş ve yakma Traklar'ın Orfist düşüncesi için temel olup, önemli bir saflanma aracıdır. Vize'de yaşayan Traklar'ın bu dini izleri içinde özellikle dikkat edilmesi ve lahit parçalarının da bulunduğu öğrenilen bu bölgenin özellikle bir Trak kült merkezi olarak dikkate alınarak incelenmesi gerektiği kanısındayız

Kaynak

Christopher Webber & Angus McBride, The Thracians, Londra 2001 V. Neroznak, Paleo-Balkan
Languages, Moskova 1978
Ivan Duridanov, Ezikyt na trakite,
Rasmus Rask, Undersogelse om del gamle Nordiske Kopenhag 1818
trakya-net.com

 
  Sitemizi 12906 ziyaretçi  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=

Bu Site Saray lılar Tarafından Yapılmıştır . Tekirdağ SARAY Sitemizin Toplam Ziyaretçi sayısı free counter easy
free counter